Google+ Followers

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Critical Treshhold - Tim White

Sevgili okur,

seni yazılarımı daha derli toplu olarak sunduğum ve yeni yazılar eklediğim yeni bloguma davet ediyorum. Bağlantı  aşağıda:

8 Şubat 2014 Cumartesi

Toprak ikinci bölümüyle devam ediyor. İlk bölümü okumayanlar buradan ulaşıp okuyabilirler. 

Toprak



II.Bölüm




Motoru çalıştırıp tekrar yola çıktığımda ellerimin titremesi hala geçmemişti. Artık izlenme ihtimalini bir tarafa bırakmıştım. Zaten düşmanımdan kaçma şansım kalmamıştı. O yüzden cep telefonumu kapatmayıp aracın ön panelinde her an ulaşabileceğim bir yerde duran aparata yerleştirdim.
Hava iyice aydınlanmıştı. Sürücü tarafının kırık camından içeriye soğuk bir rüzgar vuruyordu. Yakamı mümkün olduğunca kaldırıp yüzümü soğuktan korumaya çalıştım. Aracı dikkat çekmeyecek kadar hızlı kullanıyordum. Vakit kaybına tahammülüm yoktu. Bu kadar uykusuz ve sarsılmış halimle yapabileceğim bir kaza veya dikkat çekip bir trafik kontrolüne takılmak da en az yavaş sürmek kadar geciktirirdi beni.
Ne yapabileceğimi planlamak için çok az vaktim vardı. Mümkün olduğu kadar adamların elindeki kızımı ve torunumu düşünmemek ve dikkatimi seçeneklerim üzerine yoğunlaştırmak zorundaydım. Kızımın yaşadığı ev Küçük Çamlıca’daydı. Yollar neredeyse bomboştu. En fazla yirmi dakika sonra yani saat yedide orada olacaktım. 
Teslim olmak ya da olmamak konusunda vermem gereken karar belki de en önemlisiydi. Teslim olursam ve adamlar beni sorgulayıp hayatta tutsalar da öldürseler de kızım ve torunum güvende olmayacaklardı. Tanık bırakmamak için, benimle işleri biter bitmez hatta beni ele geçirir geçirmez, onları da öldürecekleri neredeyse kesindi. Benim için esas soru kurtarma girişimini teslim olduktan sonra bir fırsat kollayarak mı yoksa sürpriz bir baskınla mı yapmamın daha doğru olacağıydı.
Her ikisi de çok riskli seçeneklerdi. Teslim olduğumda işi hiç uzatmayıp artık ihtiyaç duymadıkları rehineleri öldürebilirlerdi. Baskın seçeneğinde beni kızım ve torunumun hayatı ile tehdit etseler dahi ellerinde bir koz olarak kullanmak için onları canlı tutma ihtimalleri vardı.
Eğer beni yıllar sonra arayan eski dostum Remzi yakınlarda ise belki onun yardımı bir fark yaratabilirdi. Remzi’yi arayıp telefonu hoparlör moduna aldım. Rüzgar sesine rağmen çalma sinyalini duyabileceğim kadar yükselttim sesi. Bir kaç çalmadan sonra telefon açıldı. Arayanın ben olduğumdan emin olması için hemen konuştum.
“Neler oluyor Remzi? Acil bilgiye ihtiyacım var.”
“Haklısın dostum. Oradan kurtulduğuna sevindim. Benim bildiklerim de kısıtlı. Şu anda neredesin?” 
Anlayamıyordum. Neler olup bittiğini bilmiyorsa benim tehlikede olduğumu nasıl öğrenmişti. Kim olduğu bilinmeyen bir saldırganın veya ekibin benim peşimde olduğundan ve baskın yaptıklarından haberdar olup başka bir şey bilmemesi çok anlamsızdı. Bu işler böyle olmazdı. Bir bağlantı olması gerekiyordu. Bu durumu garip bulmama rağmen ona yerimi ve son durumu anlatmakta bir sakınca göremiyordum.
“Şu anda kızım ve torunum ellerinde. Çamlıca’daki eve doğru yoldayım. Desteğe ihtiyacım var ama polise haber veremem.”
“Ben Ankara’dayım Ayhan. Kızının evine de dört kişilik bir ekibin baskın yaptığını düşünüyorum. Ayrıntılara girmem için vakit yok.”
“Eve gelenler de sürücü ile beraber dört kişilik bir ekipti. Tabii daha önce gelen suikastçiyi saymıyorum. Kim bunlar Remzi? Olayları bilip bağlantıları bilmemen çok saçma,” son cümlemde sükunetimi kaybetmiş ve sesimi yükseltmeye başlamıştım.
“Ben sana yardım etmeye çalışıyorum. Bir şeyler öğrenirsem seninle paylaşacağım. Eyüp İstanbul’da bu arada.”
Bu son söylediği içimde küçük bir umudun yeşermesine yetmişti. Eyüp’ün yardımını alabilirsem başarı şansım çok artardı.
“Nasıl ulaşabilirim ona?”
“Ona haber verdim. Bir buluşma yeri bildir ve o gelmeden harekete geçme bence.”
“O ağacın altında bekliyorum.” 
Bunu söylerken dikiz aynasına bakıp sağ şeride girmiştim bile. Eve gitmek yerine ünlü bir buluşma noktası olan turistik bir çay bahçesine gidiyordum. Bazen en gözönünde olan yer en güvenlisidir.
“Anlaşıldı. Hemen haber veriyorum.”

**** 

Eskiden beri sevgililerin altında buluştukları, adına şarkılar yazılan o ağaç bu muydu bilmiyorum ama doğrusu Çamlıca tepesi de bu çay bahçesi de çok güzeldi. Tepedeki büyük parklardan daha aşağıda kalsa bile burası da tüm Çamlıca’ya ekim ve kasım aylarında ekilen yüzlerce çeşit lale’den nasibini almıştı. Sarı, beyaz ve kırmızı renklerin ağırlıklı olduğu laleler ana vatanlarında çok güzel görünüyorlardı. Bana çok büyük yardımı olabilecek Eyüp’ün burada olduğunu öğrenmem moralimi biraz olsun düzeltmişti. Yoksa on dakika önceki halimle ne tüm İstanbul’u en güzel şekilde görebileceğiniz bu tepenin manzarasını ne de laleleri görecek durumda değildim.
Aracı yolun kenarına parkederken oturduğum yerden görebileceğim bir nokta seçtim.  Kırık camdan dolayı birilerinin aracı karıştırıp sorun çıkarmasını istemiyordum. Sırt çantamı alıp çıktım.
Bahçeye girdiğimde köşede, pek fazla dikkat çekmeyen ama etrafa hakim bir masa bulup oturdum. Küçük tepede oluşturulmuş taraçalardan birinde tahta masa ve sandalyelerin olduğu bölümdeydim. Buradan tesisin etrafından yarımay şeklinde kıvrılarak geçen yolun büyük kısmını görebiliyordum. Arkamda camekanla örtülü kapalı bir bölüm ve oraya yakın daha modern ve konforlu masaların olduğu bölümler vardı.
Saat çok erken olduğundan benden başka müşteri yok denecek kadar azdı. Bir kaç saat sonra buralar ana baba gününe dönecekti. Kalabalıkta benim tehlikeleri farketmem güçleşecekti belki ama karşı tarafın da çok fazla ilgi çekmeden harekete geçmesi zor olacaktı.
Normalde eve giderken geçtiğim bir yol değildi burası ama eşim hayattayken bazı hafta sonları gelirdik. En son beş yıl önce gelmiştik ama bana bir asır önceymiş kadar uzak geliyordu. Hatıralarımda eşim ve kızımı o masalarda görebilsem de kendimi o resimde bir yere koyamıyor ve sanki hiç sahip olmadığım mutlu bir ailenin fotografına bakarmış gibi hissediyordum. Belki de oradaki bendim ama o kadar değişmiştim ki beş yıl öncesinden bana bakan adam benim o günlerden sonra bir daha olamayacağım kadar mutlu, kaygısız ve saftı. 
Beklediğim arkadaşım ise çok daha eskilerden gelen biriydi. Eski bir özel kuvvetler mensubu olan Eyüp daha sonra bir kaç kez yeniden yapılanan emniyet istihbarat dairesine de danışman ve eğitmen olarak katılmıştı. Halk arasında bordo bereliler olarak bilinen bu elit birimler doğrudan genelkurmay başkanlığına bağlı çalışıyordu. Beni sabaha karşı arayan Remzi de özel kuvvetler mensubuydu. Aslında askerliğimi yaparken bana bu birliklere katılmak üzere eğitim almamı teklif edenler de onlardı. 
Gözlerimle tepeden aşağıya doğru kıvrılan yolu ve çevresini tararken arkamdan birinin yaklaştığını hissetim. Başımı çevirdiğimde garsonu gördüm. Sağ elinde masaları silerken kullandığı bez asılıydı. Uzunca boylu, zayıf bir adamdı. Seyrek bıyıklarını eski moda bir tarzda dudaklarının kenarından aşağıya sarkacak şekilde bırakmıştı. Alışıldık garson duruşuyla taşıdığı bez elini ve bileğini örtüyor ve elinde ne olduğunu görmeme izin vermiyordu. Tedirgin olmuştum ama bunun gerçek bir tehlike algısından çok son bir kaç saatte yaşadıklarımın etkisiyle olduğunun farkındaydım. 
“Bir arzunuz var mı beyefendi?” Belli belirsiz bir aksanı vardı. Antakya ya da Mardin bölgesinden olduğunu düşündüm.
“Bir çay alayım,” derken eline baktığımı belli etmemeye çalışıyordum.
“Derhal,” topuklarının üzerinde dönen bir asker gibi gösterişli bir şekilde dönüp içeriye seslendi. “Çaylar dört oldu.”
Çayın gelmesini beklerken bir yandan yolu taramaya devam ediyor bir yandan da evi ve çevresini zihnimde canlandırıp operasyonu planlamaya çalışıyordum. Çantamda her zaman taşıdığım küçük bir not defterim ve kalemim olurdu. Onları çıkarıp masaya koydum. Evin bahçesi ve çevredeki bir kaç ev ile beraber kaba bir krokisini çizdim. Bir başka sayfaya da evin giriş katı ve ikinci katının planlarını çizdim. Adamların binanın güvenliğini sağlamak ve benim gelişimi hemen görebilmek için nasıl bir yerleşim planı yapabileceklerini kestirmeye çalışıyordum. Ekibin sürücüsü yine araçta bekliyorsa yolun bir kesimini gözetleme görevi onun olabilirdi. Binanın içinde en az bir kişinin üst katta pencerelerden birinde gözetleme yapacağını düşünüyordum. Kızım ve torunumu daha kolay kontrol edebilmek için  üst katta tutuyor olmalıydılar.  Evin arka tarafında yaklaşan birini gizleyebilecek bir kaç ağaç vardı. Ön cepheden ise görünmeden yaklaşabilmek imkansızdı. Ayrıca park halinde bekleyen araçtaki sürücü de ön taraftan gelenleri hemen farkederdi. 
Bu durumda ya bahçeye bir devriye yerleştirecekler ya da alt katta bir kişiyi arka cepheye bakan pencereleri kontrol etmekle görevlendireceklerdi.
Doğrudan bir çatışmaya girip kızımı ve torunumu tehlikeye atmamak için arka sokaktan gireceğim komşumun bahçesinden geçmem gerektiğine karar verdim.
Daha sonra Eyüp ile de paylaşmak için krokileri olabildiğince gerçeğe yakın ve anlaşılır çizmeye çalışıyordum. Bu işi başarabilmek için çok iyi organize olmamız şarttı.
Garson çay tepsisini almış servis yapmaya başlamıştı. Ben en dış tarafta olduğum için son olarak benim çayımı getirdi.
“Başka bir arzunuz var mı?”
Elleri bu kez görebildiğim yerdeydiler. 
“Yok.Sağol.”
Remzi ile konuşmamızın üzerinden yaklaşık kırk dakika geçmişti. Pikabın arkasına bir BMW yanaşıp parketti. İzlemeye başladım. Sürücü kapısı açıldığında aradan geçen onca yıla rağmen inen kişiyi tanımakta güçlük çekmedim. Bir metre doksanbeş santimetrelik boyu ve bir Amerikan futbolcusunu andıran geniş omuzlarıyla heybetli görünümlü bir adamdı Eyüp. Buna bir de şimdi biraz ak düşmüş olan kıvırcık siyah saçları da ekleyince kimseyle kolay kolay karıştırmayacağınız birisiydi.
Bir şahin kadar keskin olduğunu bildiğim gözleriyle bir anda farketti beni. Taraçanın altında yolun karşı tarafından bile gözlerindeki pırıltı fark ediliyordu.
Başımla belli belirsiz bir selam verip yukarı gelmesini bekledim.
Ben de pek ufak tefek bir adam sayılmam. Bir metre seksenbeş santimetre boy ve doksan kiloluk bir cüssem olmasına rağmen sarıldığımızda kemiklerimin çatırdadığını hissettim. Hani acı kuvvet diye bir şey vardır ya işte bu Eyüp gibiler için söylenmiş olsa gerek. Yıllar önce, biraz alkol aldıktan sonra eski model bir Chevrolet’nin arka tamponundan tutarak kaldırıp arkadaşlar arasında bir iddiayı kazandığına şahit olmuştum.
Yerlerimize oturur oturmaz defteri önüne çekip krokileri incelemeye başladı. Henüz tek kelime konuşmamıştık. Garsona dönüp şekersiz bir Türk kahvesi istedikten sonra bana çevirdi bakışlarını. Korkutucu görüntüsüne rağmen istediğinde insana güven veren bir gülümsemesi vardı. Kocaman gözlerindeki sıcaklığın bunda payı büyüktü ama şu anda o sıcaklıktan eser yoktu o gözlerde. Ela gözlerinin arkasında küllerin ve közlerin arasından görünen kızıl harlar vardı sanki. Benim de şu anda tam da böyle bir müttefike ihtiyacım vardı.
“Remzi bana tehlikede olduğunu söyledi.” 
“Neler döndüğünü bilmiyorum. Senin bilgin var mı?” diye sordum.
“Senin bildiğinden fazlasını ben de bilmiyorum.”
“Kızım ve torunum rehin alındı.”
“Onu biliyorum ve şimdilik bu kadarı bana yeter. Bir planın var mı?”
Garson kahvesini getirdi.
Ona kısaca olanları anlattım. Baskın yapmaktan başka şansımız olmadığını söyledim. Dinlerken kahvesini yudumluyor ve önündeki krokilere bakıp başını sallıyordu. Uzaktan bizi izleyen birileri varsa gözlerindeki ateşi görmediklerinden çok sakin olduğunu düşünürlerdi muhtemelen. Eskiden de çok enerjik ve sert yapıda olmasına rağmen baskı altında kontrolünü kaybetmeyip sakin görünen birisiydi. Bu sükunetin fırtınadan önceki sessizlik gibi olduğunu sadece onu tanıyanlar anlayabilirlerdi.
Ona pikaptaki pompalı tüfeğin sekiz artı bir kapasiteli bir SPAS olduğunu söylediğimde karşılaşmamızdan beri ilk kez hafifçe gülümsedi.
Başını kaldırıp tekrar bana baktı.
“Sanırım bu işi başarabiliriz,” dedi. Ayağa kalkarken masaya hesap için para bıraktı ve kahvesiyle beraber gelen suyu bir defada içti.
Pikaptaki bölmeden beze sarılı tüfeği de alıp BMW’ye geçtik. Aynı eski günlerdeki gibi çok zor ve tehlikeli bir baskına gidiyorduk ama ben yanımda tüm emniyet birimleri olsa bile olmayacağı kadar güçlü hissediyordum iki kişilik ekibimizi.


****




Sürücü koltuğunda Eyüp oturduğu için yol tarifini yapmak bana kalmıştı. Nöbetçi olarak bıraktıkları sürücülerinin veya yolu gözetleyen başka bir adamlarının şüphesini çekmemek için araçla tek geçiş şansımız vardı. O yüzden eve hangi güzergahtan gideceğimizi seçmemiz çok önemliydi. Keşif yapma imkanımız yoktu. 
Aslında yolumuzu hiç değiştirmesek sokağa dik bir rampadan çıktıktan sonra köşeyi döndüğümüzde ev karşımıza çıkacaktı ama bu durumda dışarıda bekleyen gözcülerini veya parkeden arabayı son anda görüp hazırlıksız yakalanabilirdik. Bunu Eyüp’e anlattım ve önce evin arka sokağından dolaşıp yokuş aşağı yolun diğer tarafından gelirsek tüm yolu ve evin girişini daha iyi gözlemleyebileceğimizi söyledim. 
Tepeye tırmanıp sokağa yukarıdan bakan bir noktaya geldiğimizde ne kadar doğru bir karar verdiğimizi hemen farkettim. Birbirine tıpatıp benzeyen sekizer tane iki katlı ev sokağın iki yanına dizilmişti. Kızımın evi rampayı çıkınca soldaki ilk, bizim geldiğimiz tarafa da en uzak olan evdi, iki ev ilerisinde parketmiş Toyota bir anda dikkatimi çekti. Bu, sabaha karşı benim evime baskın yapan ekibin kullandığı arabayla aynı model ve renkteydi. Görebildiğim tek fark ön camında küçük bir kurşun deliği olmamasıydı. Baskından kurtulduğuma ne kadar sevinsem de o anda doğrudan tehdit oluşturmayan sürücüyü vurduğum için suçluluk duyduğumu anladım.
Dikkat çekmemek ve yolun uzak tarafından gelenleri kontrol edebilmek için bu noktayı seçmiş olmalıydılar ama bu durum bizim için küçük bir avantaj oluşturuyordu. 
Eyüp’de arabanın konumunun bize sağladığı imkanı fark etmiş olmalıydı.
“Camları açma. Senin eşgalini biliyorlardır. Ben hallederim,” dedi.
Aracı parkettikleri yerin özelliği evden görülmeyecek kör bir noktada olmasıydı. Araçtaki kişi yolun bu tarafını görebilirdi ama evdekiler bu taraftan yaklaşan başka bir araç veya kişiyi göremezlerdi.
BMW’yi Toyota’ya bir kaç metre kala durduran Eyüp araçtan indi. Hafifçe sallanarak sanki Toyota’nın önüne parkettiği eve gelmiş gibi araca yanaştı. Biraz evvelki halini görmesem onu evine dönen akşamdan kalma bir sarhoş sanabilirdim.
Toyota’nın camları koyu renkliydi. İçerisi zar zor görünüyordu. Eyüp tam bahçe kapısını açacakken dönüp arabaya baktı ve aklına bir şey gelmiş gibi geri dönüp sürücü tarafına doğru elini kolunu sallayarak yürüdü. BMW’nin camları kapalı olduğundan neler söylediğini duymuyordum ama sanırım benim bahçe kapıma niye parkediyorsun gibi bir şeyler söylüyordu. Sürücü istifini bozmamış olmalı ki Eyüp o koca elleriyle sinirli bir şekilde aracın kaputuna vurdu. Bu arada bağırmaya devam ediyordu. Kaputa vurduktan sonra dengesini kaybedip yere kapaklanır gibi oldu. İtiraf edeyim ki rolünü iyi yapıyordu. 
Sürücünün o anda en istemeyeceği şey dikkat çekmek olmalıydı. Bir süre sonra aracın kapısı açıldı. Eyüp hemen bir adım geri çekildi. Sabahki ziyaretçilerim gibi bu adam da siyah bir takım elbise giymişti. Sağ elini muhtemelen gerektiği anda silahına davranabilmek için beline yakın tutuyor sol eliyle ise sakin ol der gibi bir hareket yapıyordu. Olay çıkarmadan sinirli bir sarhoş sandığı Eyüp’ü sakinleştirmeye çalışıyordu.
Her şey bir anda olup bitiverdi. Eyüp adama doğru bir adım attı, sağ elini tutarak büktü, hafifçe çökmek zorunda kalan adamın sol şakağı ve boynuna önce yumruğu sonra da dirseğiyle vurdu. Neye uğradığını anlayamadan yere yığılan adamın kafasına sanki bir futbol topuna vururmuşçasına bir tekme attı. Adam yere düştüğünde bilincini kaybetmişti bile. Çok akıcı ve sert bir hareket serisiyle gerçekleşen bu saldırı tipik bir Krav Maga tekniği idi. Hiç mi hiç estetik olmayan ama son derece etkili bir yakın dövüş tekniği.
Bir kaç saniye süren bu olayı gören kimse var mı diye etrafı şöyle bir tarayan Eyüp adamı kucaklayıp uyuyakalan küçük bir çocuğu taşırcasına açık kalan kapıdan koltuğuna oturtup kapıyı kapadı. Hızla yolcu tarafına geçip kapıyı açtı ve eğilerek aracın içine şöyle bir göz attıktan sonra elinde bir telsizle çıkıp kapıyı kapattı. İçeriye eğildiği anda koyu renk camda küçük bir ışık çakması görür gibi oldum ama o kadar hızlıydı ki emin olamadım. Sanki hiç bir şey olmamış gibi yanıma geldi ve telsizi bana verdi.
“Biri gitti üçü kaldı. Belli aralıklarla telsizden birbirlerini kontrol ediyorlardır,” dedi.
Bunu duyunca aracın içinde adamın işini bitirdiğini anladım. Bu kez bir üzüntü ya da suçluluk hissetmedim çünkü tehlikede olan artık ben değil kızım ve torunumdu ve onları korumak ve kurtarmak için yoluma çıkan kimseye acımayacaktım. Eşimi kaybettiğim gece o serseriye soruları sormadan önce eve koşsaydım belki de onu kurtarabilirdim ama bu kez hata yapmayacaktım. Önce ateş edip sonra soru soracaktım. Soruşturma, kanıtlar ve gerçeklerin canı cehenneme. Ne kızımı ne de torunumu kaybetmeye tahammülüm yoktu. 
“Evet. Dışarıdaki gözcülerini kaybettiklerini anlayınca yapabilecekleri fazla bir şey yok. Telsiz bende kalsın belki de konuşmalarından bir ipucu elde edebiliriz,” diye fısıldadım.
Şimdi sıra adamlara farkettirmeden eve ulaşmak ve girmekteydi.

              ****


      Devam edecek...

19 Ocak 2014 Pazar

Kar isimli öykümü okuyanlar bu öykünün onun devamı olduğunu farkedeceklerdir. Okumayanları ise önce buradan ulaşabileceğiniz Kar isimli öykümü okuyup sonra bu sayfaya dönmeleri konusunda uyarmak istiyorum. Eğer o öykümü okuduysanız bu sayfadan devam edebilirsiniz.





Toprak 

Si vis pacem, para bellum.

Barış istiyorsan, savaşa hazırlan.



I. Bölüm





  Bu notlar elinize ne zaman ulaşır bilmiyorum. Bu yüzden son görüşmemizin üzerinden sizin için ne kadar zaman geçtiğini bilmeme de imkan yok. Benim için neredeyse üç ay geçti. Yaklaşık yirmi günü tamamen hastanede geri kalan kısmı ise düzenli kontroller ve fizik tedavi uygulamalarıyla geçen üç ay.
Kitapların ilginç tarafı da bu, yaşananları çok uzak memleketlere veya yıllar sonrasına ulaştırabiliyor. Siz bunları okur ve bir anlamda yaşadıklarımı benim sesimden dinlerken ben belki de artık hayatta olmayacağım.
 Yazar arkadaşımın derleyip yayınladığı bu notlar sizlerle yegane iletişim kaynağım. Son karşılaşmamızda beni evimin bahçesinde karlar altında bırakmıştınız. Emin olamayanlarınız için o gece bir kalp krizi geçirdiğimi belirteyim. Beni donmak üzereyken bulan komşularım olmasaydı geçen seferki ilk ve son buluşmamız olacaktı. Gözlerimi yoğun bakım servisindeki yatağımda açtım. Sonradan öğrendim ki ambulans ekibi donma konusunda bu kadar tecrübeli olmasa ve götürüldüğüm hastanede uygun imkanlar olmasaymış sadece iki ayak parmağımı kaybederek bu işten kurtulamazmışım. Kaybettiğim parmaklardan en azından birisi baş parmağım olmadığı için ayrıca sevinmem gerekiyormuş çünkü o durumda yürüyüşüm muhakkak etkilenirmiş.

 Şimdi içinde metalik bir ağ olan bir kalp damarım, iki eksik ayak parmağım ve hafif aksayan yürüyüşüm ile ömrümün ellinci ilkbaharını yaşamaya hazırlanan bir adamım.

 Kalp krizi geçirip, donarak ölmenin eşiğinden döndüğüm o gecenin emekliliğimin ilk gecesi olduğunu bilmem hatırlatmama gerek var mı? Bazı şeyleri tekrarlamak istemiyorum. Bu kez çok farklı bir olaydan bahsedeceğim sizlere.

 Son dört yıldır ev tabirini kullandığım bir apartman dairesinde yaşıyorum. O yağmurlu nisan gecesinde de evimdeydim. Fizik tedavi seansından döndüğüm için ağrılarım vardı. Bir ağrı kesici ilaç almış ve yatmıştım. O kadar yorgundum ki, gökgürültüsü, şiddetli rüzgarın ıslığı ve cama vuran iri yağmur damlaları beni rahatsız etmek bir yana bir ninni gibi geliyordu. Kısa sürede uykuya dalmış olmalıyım.

 Aniden uyandığımda kısa süreliğine daldığımı düşünüp saate baktım. Yatağın başındaki saatin düğmesine bastığımda parlak kırmızı ledler 3:45’i gösteriyordu. Bu uyanmak için en kötü saatlerden biridir. Polis olanlarınız bilebilirler baskın yapmak için en iyisi sabaha karşı dört sularıdır. İnsanların ayılmakta ve kendilerini toplamakta en güçlük çektikleri dönemdir bu saatler. Karar vermekte zorlanırlar, fazla direnemezler.

Gözüm karanlığa alışana kadar biraz bekledim ve beni neyin uyandırdığını anlamaya çalıştım. Yavaşlamış yağmurun mırıltısı dışında bir ses duyulmuyordu. Doğal bir sebepten uyandığımı düşünmeye başlamıştım ki bir tıkırtı duydum. Belli belirsiz bir şeydi. Kıpırdamadım ve kulak kabarttım. Bir dakika kadar başka bir ses gelmedi. 

 Tam kalkıp etrafı kontrol etmeye davranmıştım ki bu kez yatak odasının kapısından gelen bir tıkırtı işittim. Birisi kapı kolunu olabildiğince sessizce açmaya çalışıyordu sanki. Usulca yataktan aşağıya doğru yuvarlandım. Yatağımın yüksekliği diz seviyesinin altında olduğundan ellerimi uzatıp yatakla pencere arasındaki yaklaşık bir metrelik boşluğa sessiz bir şekilde inmeyi başardım. Bu arada duyduğum hafif gıcırtı kapının açılmaya başladığını gösteriyordu. 

 Bekledim. Ayaklarında yumuşak ayakkabılar olan birisi yere vururmuş gibi tok bir ses duydum üç kez ardarda. Tup, tup, tup. Ne olduğunu anlamaya çalışırken yüzüme dökülen tüy parçaları sayesinde bunun ayak sesi olmadığını anladım. Hafif bir yanık kokusu almaya başlamıştım. 

 İçeri giren her kimse susturucu takılı bir silahla yatağa üç el ateş etmişti. Her üç defasında da tok sese eşlik eden metalik çınlamayı da farkettiğim için yatağımın yüksek olmadığına ve altına saklanmadığıma şükrettim. Çünkü o sesler döşeği delip yerdeki ahşap kaplamaya saplanan mermi çekirdeklerine aitlerdi.

 Hiç ses çıkarmamış olmam saldırganı şaşırtmış olmalıydı. Ne kadar ölümcül yara alırsa alsın kurşun isabet eden bir vücut sarsılır, kasılır ve en azından bir inleme sesi duyulurdu. Bunu bilen meçhul saldırgan yatağı kontrol ediyor olmalıydı. Başka bir odada veya yatak odasından girilebilen tuvalette olabileceğimi düşünmüş olmalı ki eliyle yatağı yoklamaya başladı. Gürültü yapmamaya çalışıyordu.

 Sadece üç mermi kullanmıştı ve muhtemelen dokuz milimetrelik bir tabanca kullanıyordu. En azından dört mermisi daha olmalıydı ve benim yatakta değil de yerde olduğumu farketmesi an meselesiydi.

 Yapacak bir şeyim olmadığından bekledim. Yatağın tam karşısında durduğunu tahmin ediyordum. Az önce yatağın sağ tarafına doğru bir adım atıp elleriyle kontrol etmişti. Benim bulunduğum boşluk ona göre sol taraftaydı. 

 Yataktan inerken etrafı görebilmek için ayak tarafına doğru yönelmiştim. Başım hafifçe sağa yatık durumda uzanmıştım. Karanlığa biraz alışan gözlerim adamın girdiği kapının sağ pervazını ve karşımdaki duvarı görmeme izin veriyordu. Yatağın altı boş olmadığından öbür tarafı göremiyordum.

 Adamın içeriye girdiğinden beri ilk kez bir hata yapmasını bekliyordum. Şu ana dek bir açık vermemişti.

Neyse ki fazla beklemem gerekmedi. Kurtulma ümidim kar maskeli bir yüz olarak karşımda beliriverdi. Yatağın kenarındaki boşluğa bakmak için yakına kadar gelmiş ve eğilmişti. Bu ilk hatasıydı.

 Fazla seçeneğim yoktu. Sağ elimin işaret ve orta parmaklarını uzatıp ani bir hareketle gözlerine doğru bastırdım. Can havliyle ellerini yüzüne götürdüğünde ise sol elimle silahı tutan sağ elini bileğinden yakaladım. Diğer elimle ise adamın ayak bileğine sarılıp olanca gücümle çektim. 

 Adam arkasına doğru düşerken yukarı doğru tuttuğum elini hiç bırakmadım ve bu yüzden ben de üzerine doğru yuvarlandım. Sol kulağımda bir yanma hissettim ve yukardan alçı parçaları yağmaya başladı. Silahı ateş almıştı. En az üç mermisi daha kalmıştı.

 Canı çok kötü yanıyor olmalıydı. Refleks olarak akan gözyaşları ve gözündeki yaradan akan kan görüşünü neredeyse tamamen kapıyordu ama adam büyük bir kuvvetle direniyordu. Bacakları yatağın ayak tarafında kalacak şekilde sol arka tarafına doğru devrilmişti. Kurtulmak için savurduğu tekmeler yatağı sarsıyordu.  Aramızda kalan yatak darbelerin bana ulaşmasını engelliyordu. Sol gözü neredeyse tamamen kapanmıştı. Yere düşerken devirip kırdığı vazonun parçaları yere saçılmıştı. O mücadele esnasında bunlardan büyükçe bir parçayı almayı başardım.

 Adam silahını kurtarmaya odaklanarak ikinci büyük hatasını yaptı. Silahı uzağa doğrultmak için ondan daha güçlü olmama gerek yoktu. Kapalı olan sol gözü yüzünden elimdeki kocaman porselen hançeri farkedemedi. Hızlı ve güçlü bir savuruşla sol şakağına sapladım keskin parçayı. Korkunç bir çatırtı sesi ve ardından daha yumuşak bir ses. Bir anda tüm gücünü kaybedip yığıldı. Yüzlerimiz neredeyse birbirine değecek kadar yakındı. Açık kalan sağ gözü kan kırmızıydı. Kan kokusuna adamın ölünce kaçırdığı dışkı kokusu da eklenince kendimi tutamayıp kusmaya başladım. 

 Bir kaç dakika önce beni öldürmeye çalışan adamın üzerine kusmamak için yana doğru eğildiğime kendim bile şaşırdım. İyi ki de öyle yapmışım. Banyoda ellerimi ve yüzümü yıkadıktan sonra kar maskesini çıkarıp adamın kim olduğunu görmek istediğimde kusmuklarla uğraşmamış oldum böylece. Bu arada mücadelenin etkisiyle nefes nefese kalmıştım ve göğsümde bir sızı başlamıştı.

 Binaya tekrar sessizlik hakim olmuştu. Dört katlı bir binanın üçüncü katındaydım ve görünen o ki hiç bir komşum olayların gürültüsüyle uyanmamıştı. Alt kattaki daire bir süredir boştu. Üst komşum ise iki gündür evde yoktu. Anlaşılan esrarengiz ziyaretçimin de bundan haberi vardı. Işığı açmadan pencerenin yanına gidip sokağa baktım. Yolun kenarında daha önce görmediğim siyah bir pikap parkedilmişti. İçinde kimse yok gibi görünüyordu. 

 Saldırganın yalnız geldiğine kanaat getirdikten sonra odanın ışığını yaktım. Başındaki kar maskesini çıkardım. Adam sert ve batılı hatlara sahipti. Sanki asker gibi kısa kesilmiş sarı saçları vardı. Tanıdığım hiç kimseye benzemiyordu. Üstünü aradım ama kimliğini belli edecek en ufak bir şey yoktu üzerinde. Avcıların kullandığına benzer siyah bir hücum yeleği giymişti. Beretta için bir adet yedek şarjör, bir araba anahtarı, küçük bir bıçak ve tabanca şeklinde minik bir maymuncuk dışında hiç bir şey yoktu ceplerinde. Işığı tekrar söndürdüm. 

 Yatağın yanında yere çöktüm ve düşünmeye başladım. Benim gibi emekli bir polisin bir çok düşmanı olabilirdi ama dört yıl önceki o korkunç gecede eşimi kaybettiğimden beri neredeyse hiç bir önemli olayda görev almamıştım. Kurumum da ben de emekliliğimi beklemiştik sanki. Daha çok idari görevler ve genç polislerin eğitimleri ile ilgilenmiştim. Bu durumda son dört yılda düşman kazanmış olmam çok zordu. Kendi dünyasına kapanmış, silah bile taşımayan ve ciddi sağlık problemleri olan elli yaşında bir adam kim için tehdit olabilirdi?

 Kimseyle görüşmüyordum. Karımı kaybettiğim gecede dul kalan kızım ve artık beş yaşını dolduran torunumu bile görmüyordum. Aslında göremiyordum demek daha doğru olacak ama işin o tarafı uzun bir hikaye.

 Bu denli profesyonel bir katili buraya gönderecek kadar güçlü bir düşmanım vardı ve ben onun kim olabileceği konusunda en ufak bir fikre dahi sahip değildim. 

Belki şu pikapta bir şeyler bulabilirdim. 
    ***



 Dışarıya çıkıp pikabı aramadan önce polise haber vermeli miydim? Hiç bir şeye dokunmadan polisin gelmesini beklemek daha mı doğru olurdu? Yoksa daha sonra benimle paylaşılmayacak bazı bilgileri elde etmek için harekete mi geçmeliydim? Bu kadar büyük bir tehdit karşısında kendimi korumak için kuralları biraz çiğnenememde bir sakınca olmayacağına karar verdim. 

 Üzerimdeki pijamaları çıkarıp büyükçe bir poşete koyduktan sonra dışarıda dikkat çekmemek için siyah bir keten pantolon ve siyah bir kazak seçtim. Yağmur iyice hafiflese de nisan sabahının soğuğundan ve rüzgardan korunmak için spor bir rüzgarlık giydim.

Hastaneden çıktıktan sonra pansumanlarda kullanmak için aldığım lateks eldivenlerden bir çiftini ellerime geçirdim. Odamın ışığını açmamıştım. Çıkmadan önce etrafı kolaçan etmek için bir kez daha pencereye gidip perdeyi hafifçe aralayarak sokağa baktım. Siyah pikap hala oradaydı. Etrafta yeni parketmiş bir araç yoktu. Saldırganın üzerinde bulduğum anahtarı alıp koridora çıktım. Işıkları yakmıyordum. Tam dış kapıyı açmak üzereyken ani bir sesle irkildim. Hem salondaki ana ünite hem de yatak odamdaki komodinin üzerinde duran telsiz üniteden yükselen telefon zili sabahın bu saatinde komşuları uyandırabilecek kadar yüksekti.

 Öncelikle komşularım uyanıp işler daha fazla karışmadan telefonu susturmalıydım. Salona doğru koşarken bu saatte arayanın kim olduğunu ve telefonu cevaplamamın doğru olup olmayacağını düşünüyordum. Cihazın üzerindeki ses düğmesini kapatmak için öyle hızla ileri atılmıştım ki neredeyse telefonun üzerinde bulunduğu sehpayla beraber yere devriliyordum. Önce ana ünite, bir kaç saniye sonra yatak odasındaki ünite sustu. Artık telefonun çaldığını gösteren tek şey üzerinde her çalışında yanan ışıktı. Sessizce çalan telefonun ritmik bir şekilde yanan ışığının karşısında öylece durdum. Onca yıllık meslek hayatımda karşılaştıklarımdan çok daha büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumu söyleyen bu uyarı ışığına hipnotize olmuş gibi bakıyordum. 

 Saldırganı gönderen kişi kontrol etmek için mi arıyordu acaba? Belki de iş uzayınca şüphelenen suç ortakları, cep telefonu kullanmamak için buradan arıyorlardı. Gönderdikleri saldırganın üzerinde kimliğini gösterecek veya izi sürülebilecek hiç bir şey bırakmak istememiş olmaları fikri mantıklı gelmeye başladı bana. Bacaklarım beklentinin gerilimi ile kasılmıştı. Tedirginliğim giderek artıyordu. Sonunda kaybedecek bir şeyim olmadığını düşünerek ahizeye uzandım.

 Önce ben konuşmadım. Ahizenin kaldırıldığını anlamış olmalıydı karşıdaki. O da susuyordu. Hafif bir rüzgar sesi duyar gibi oldum. Açık alandan arıyor olmalıydı. Dikkatle dinledim. Önce hastaneden aşina olduğum o kalp monitörlerinin sesine benzeyen bir bipleme daha sonraysa uzaktan gelen bir ambulans sireni. Ben bunlara anlam vermeye çalışırken adam konuştu. Hayatımda sesini bir kez daha duyacağımı en son düşüneceğim kişiydi hattın diğer ucundaki.

 Yıllar öncesinden çıkıp gelen hayalet bana, “evden hemen çıkmalısın.” dedi.

 Ne diyeceğimi, neler soracağımı bilemez haldeydim. Bilsem de bir şey değişmeyecekti, bir anda çıkıp giden nefesimi toplayıp konuşmaya fırsat bulamadan telefon kapandı.

    ***
   Gözüm artık karanlığa iyice alışmıştı. Neredeyse beş yıldır değişmeyen ev eşyalarımın yerlerini ezbere biliyordum. Zaten çok fazla mobilyam olduğu da söylenemezdi. Salonda büyükçe bir kütüphane ve bir kaç koltuktan başka neredeyse hiç bir şey yoktu. Evde sadece bir tek televizyonum vardı, o da mutfaktaydı. Işıkları yakmadan hızla yatak odasına döndüm. Az önce aniden uyanıp o ölümcül mücadeleye girmiş olmama rağmen kendimi yorgun olmak bir yana garip bir şekilde enerjik hisssediyordum.

 Yatağın başındaki komodinin üzerinden saatimi alıp taktım. Geçen sene doğum günümde iş arkadaşlarımın aldığı güzel bir Seiko. Hala karanlık sayılabilecek odada saatimin fosforlu göstergesi dört buçuğu gösteriyordu. Çekmeceyi açıp cüzdanımı ve cep telefonumu aldım. İstanbul’da hala yaşanabilen elektrik kesintilerine karşı yatağımın ucunda küçük bir el feneri bulundurma adetim vardı. Onu da aldım.

 Yerde yatan adama son bir kez baktım. Başındaki yaradan sızan kan üzerine yuvarlandığı kilimin üzerinde kapkara bir göl oluşturmuştu. Pencereden bakınca ufukta gün doğumunu haber veren kızıl çizgiyi görebiliyordum. Gökyüzündeki şafağa özgü o turuncu ve pembe bulutlar havanın çok geçmeden aydınlanacağına işaret ediyorlardı. 

 Son olarak gardırobumdan yürüyüşlere çıkarken yanıma aldığım spor ve hafif sırt çantamı aldım. Adamın elindeki silaha bakıp ne yapacağıma karar vermeye çalışırken bir araba sesi duydum. Hemen pencereye koşup perdedeki aralıktan aşağıya baktım. Siyah pikabın yaklaşık on metre ötesinde daha önce orada olmayan bir araç vardı. Farları yanmıyordu ama yeni geldiğinden emindim. Arabanın kaputundan yükselen buhar ve eksozundan çıkan duman buradan dahi farkediliyordu. Gelenler aracın motorunu durdurmamışlardı. Aracın sağ ön kapısı ve iki arka kapısı  neredeyse aynı anda açıldı ve hepsi de koyu renk takım elbise giymiş üç adam araçtan çıktılar. Ön kapıdan çıkan adam başını kaldırıp eve doğru baktı. En yakın sokak lambası pikabın hemen yanındaydı ve yeni gelen aracı da gayet iyi aydınlatabiliyordu. Birbirleriyle konuşmadan evime doğru yürümeye başladılar. Takım elbise giymelerine rağmen çok rahat bir hareket tarzları vardı. Deneyimli atletlere özgü dengeli ve güçlü adımlar. Pikabın yanından geçerlerken duraksamadılar. Ellerinde silah yoktu ve ayak seslerini duymam imkansızdı ama bana bir müfreze yaklaşıyormuş gibi geldi. Önden yürüyenin çok uzun boylu olması dışında birbirlerinden çok farklı görünmüyorlardı.

 Daha fazla izlememin bir anlamı yoktu. Evden çıkmam gerektiği belliydi artık.

 Saldırganın elindeki silaha bakarken büyük bir kararsızlık geçiriyordum. Eğer o silahı almazsam gelen ekiple karşılaşmam durumunda hiç bir şansım olmayacaktı. Almam durumunda ise suç mahallindeki en önemli delillerden birini kendi elimle ortadan kaldırıp muhtemelen suçlu duruma düşecektim. Adamlar eve varana kadar binanın güvenliğinin sağlanabilmesi veya polisin gelmesi imkansızdı. Bu durumda zaten delilleri ortadan kaldıracaklardı. Kararımı o andaki can güvenliğimden yana kullanıp tabancayı aldım. 

 İlk bakışta silahın İtalyan yapımı bir model olduğunu düşünmüştüm ama elime alıp yakından baktığımda gezin iki parçadan oluşmayıp yarım ay  şeklinde olduğunu gördüm. Bu bir M9’du. Amerikan ordusu için üretilen son derece güvenilir ve etkili bir tabanca. Şarjörler on beş mermi alıyordu. Tam dolu olan şarjörü silaha takarken dört mermi eksik olanı cebime, namludan söktüğüm susturucuyu ise çantama koydum. 

 Acaba bir daha dönebilecek miydim bu eve. Muhtemelen buradaki son dakikalarımı yaşıyordum ve özleyeceğim tek şeyin salondaki kitaplarım olduğunu farkedince hiç de şaşırmadım. Bu bina hiç bir zaman benim gerçek evim olmamıştı. Çıkmam gerekiyordu. Suç mahalli ve delillerle ilgili hiç bir kaygım kalmadığından adamın cebinde bulduğum maymuncuğu ve bıçağı da çantama koydum. Artık yola koyulma vakti gelmişti.

 Kapı dürbününden baktım. Boş koridora asansörün kapısındaki ışıktan yayılan kırmızı hale dışında karanlık hakimdi. Kapıyı olabildiğince sessizce açıp koridora çıktım. Adamlara az da olsa vakit kaybettirebilmek için kapıyı tekrar kapayıp kilitledim. 

Etrafa kulak kabarttım. Bir alt kattan hafif bir gümbürtü ve daha aşağıdan ise metalik bir inleme sesi geldi. Asansörü çağırmışlardı. Hemen karar vermeliydim. Adamlar asansörle geliyorlarsa merdivenden inerek onlarla karşılaşmadan binayı terkedebilirdim. Fazla seçeneğim yoktu. Merdivenlere doğru yöneldim.

 Henüz bir iki basamak inmiştim ki aşağıdan gelen ayak seslerini farkettim. Anlaşılan iki koldan gelmeye karar vermişlerdi. Ayak seslerine bakılırsa yürüyerek gelen bir kişi vardı.

 Bu adamlara görünmeden nasıl dışarı çıkabilirdim? Vakit daralıyordu. Asansörle gelen iki kişiye karşı mı merdivenden çıkan bir kişiye karşı mı daha fazla şansım olurdu? 
Çatışmadan kaçınabileceğim başka bir ihtimal olabilir miydi? 

Ani bir kararla geri dönüp bir üst kata doğru çıkmaya başladım. Başarı şansı çok yüksek olmasa da bir planım vardı.
***




 Planımın işe yaraması için çok hızlı davranmalıydım. Olabildiğince sessiz ve hızlı tırmandım merdivenlerden. Üst kat komşumun evde olmadığını biliyordum ve bu bilgi belki de benim hayatımı kurtaracaktı. 

 Kapının yanına koyduğum çantadan maymuncuk setini ve el fenerini çıkardım. Önce küçük lokma setinden kapıya uygun olanı anahtar deliğine sokup hafifçe bastırdım. Maymuncuk pilli ve ışıklı olanlardan değil tamamen metal gövdeli mekanik modellerdendi. Lokmanın altından maymuncuğun ucunu yerleştirdim. Ellerim terlemişti. Bir yandan da aşağıya kulak kabartıyordum. Asansör metalik bir gıcırtıyla üçüncü katta durdu.

 Elimi çabuk tutmalıydım. Kilidin içindeki pimleri titreştirmek için tetiği çektiğimde hafif bir tıklama sesi çıkıyordu. Bu ses bana o kadar yüksek geliyordu ki duyulacağından hiç şüphem yoktu. Başka bir seçeneğim olmadığından denemeye devam ettim. Çıkan her gıcırtı ve tıkırtıda dişlerimi sıkıyor ve aşağıdaki adamların duymaması için dua ediyordum.

 Yürüyerek gelen adam kontrollü ilerlediğinden henüz diğerlerine yetişememişti. Aralarında hiç konuşmadıklarını farkettim. İşaretleşerek kapının önünde nasıl pozisyon aldıklarını ve etrafı taradıklarını gözümde canlandırabiliyordum. Arkadaşları gelince içeriye gireceklerdi. Belki de birisi önce bu katı kontrol etmek için yukarı çıkacaktı. 

Metal aletler terleyen ellerimden kaydığı için her denemeden sonra ellerimi pantolonuma sürerek kurutmaya çalışıyordum. Bana çok uzun gelen ama muhtemelen otuz kırk saniye süren üç dört denemeden sonra kilit açıldı. Lokmayı hafif bir baskıyla çevirdim ama kapının gıcırtısı duyulmasın diye kapıyı açmadan öylece bekledim.

 Aşağıdan gelen ayak sesleri üçüncü adamın da ekibe katıldığını söylüyordu. Kapıyı açıp açmadıklarını anlayamıyordum. Merdivenden gelen adam kata vardığından beri hiç ses çıkarmamışlardı. 

 Bu durumlarda yapılabilecek en zor ve belki de en doğru şeyi yaptım ve hiç kıpırdamadan bekledim. Neden sonra yıllardır aşina olduğum o kapı gıcırtısını geldi alt kattan. Onca gürültü çıkaran kapının menteşelerinin bir kez dahi yağlamamış olmama bu kadar sevineceğimi düşünemezdim. 

 Bu sesi duyduğum anda ben de kapıyı hafifçe itip araladım. Çok şükür ki komşum evine benden daha çok özen gösteren biriydi. İçeri girer girmez kapıyı yavaşça kapadım ve el fenerimi yaktım. 

 Sistematik bir arama yapıp evde olmadığımı anlamaları en çok bir kaç dakikalarını alırdı. Bu kadar özenli çalışan bir ekip herhalde tüm daireleri aramaya kalkmazdı ama belki de hiç bir ışığın yanmadığı bu daire için farklı düşünebilirlerdi. 

 Acaba binaya girerken bu dairenin boş olduğunu farketmişler miydi? Eğer öyle ise odalardan birinin ışığını yakmam veya kısık sesle bir televizyon açmam onları kandırmayacaktı.

 Daha en başından bir gürültü çıkarıp komşuları uyandırma seçeneğini düşünmüştüm ama bunun bu adamları durdurmaya yeteceğinden şüpheliydim. İnsanlar böyle durumlarda başlarına bir şey geleceği korkusuyla evlerinden çıkmazlardı genellikle. Çıksalar bile koridora kafalarını uzatıp olan biteni dinlemekten öteye gitmezlerdi. Camdan dışarıya bakıp olayları seyredenler de çoğu zaman bir televizyon seyircisi gibi işin dışında kalıp görünmez olmaya çalışırlardı. Ayrıca üç tane silahlı ve tehlikeli adam karşısında kimseyi tehlikeye atmak istemiyordum. 

 İçlerinden birini kapının önünde bırakmış olmalıydılar. Evin aranması bitince yukarıya geleceklerdi. O zamana kadar bir şeyler düşünmeliydim. Son bir saatte olanlara bir anlam vermeye çalışırken beynim karıncalanıyordu adeta. Yorgunluğuma yaklaşık on saatlik açlık da eklenince odaklanmakta güçlük çektiğimi farkettim. Bir bardak çay ve bir simit için neler vermezdim. 

 Seçeneklerimi değerlendirmeye başladım. Burada bekleyip adamların daireleri kontrol etmemeleri için dua edebilirdim. Koridora çıkıp seyyar merdiven ile çatıya çıkabilirdim. Çatışarak binadan çıkmaya çalışabilirdim. 

 Hiç bir seçenek umut vermiyordu. Çok dikkatle bakıp tünelin ucundaki ışığı görmeye çalışırcasına zorladım beynimi. Çıkış yolu göremiyordum.
 Komşumun salonunda olduğum yere çöktüm. Dermansız bacaklarımdaki titreme tüm vücuduma yayılmaya başlamıştı. 

 Çantamın yan cebinde son yürüyüşümde aldığım çikolatalardan birisi duruyordu. Çıkarıp yemeye başladım. Biraz olsun toparlanmaya başlamıştım.
Bu arada arkamdan gelen ani bir sesle yerimden sıçradım. 
 Hemen sırt çantamı açıp telefonumu çıkardım. Akşamdan açık unuttuğumu nasıl olmuş da farkedememiştim. Ses hemen kesilmişti çünkü arama değil mesaj sinyaliydi. Sessiz moda aldım telefonumu. Kulağımı yere dayayıp aşağıdan gelebilecek sesleri kontrol etmeye çalıştım. Duymamış olabilirler miydi bu sesi? 

 Kulağım yerde, aşağıdan gelebilecek olağan dışı bir hareketliliğin işaretlerini beklerken telefonumdaki mesaja baktım. 

 Paslanmışsın. Çıkınca beni bul.

 Acı acı güldüm.


***



Vücudumdaki titreme azalmıştı. Kendimi toparlayabilmek için daha fazla beklemeyemezdim. Balkon kapısını hafifçe aralayıp çömelmiş vaziyette dışarıya çıktım. Balkonun büyük kısmı duvarla kaplıydı. Ayağa kalkmazsam sokaktaki birinin beni görmesi imkansızdı. Balkon duvarının tam ortasındaki yarım metrelik boşluğu demir parmaklıklar kapatıyordu. Olabildiğince yere yakın kalmaya çalışarak temizlik ekibinin geldiği arabaya baktım. Evet onlar bir temizlik ekibi olmalıydılar. Suikastçi başarılı olamazsa işi tamamlayacak, başarılı olması durumunda ise ortalığı deliller konusunda temizleyecek ve ekibin güvenli kaçışını sağlayacaklardı.
Araç, ışıkları kapalı ama motoru hala çalışır vaziyette aynı yerde duruyordu. Yaklaşık on metre kadar solumda ve sokağın karşı tarafındaydı. Bulunduğum dairenin yüksekliği de on metre kadardı. Hızlı hareket edebilmek adına sürücüyü araçta bırakmışlardı. Camları içeriyi neredeyse hiç göstermeyecek kadar koyu olan aracın içinde bir ışık görür gibi oldum. İzlemeye devam ettim. Bir görünüp bir kaybolan sarı kırmızı ışık iki üç kez ardarda çaktı. Sürücü beklerken bir sigara yakmış olmalıydı.
Balkonun sağ tarafından bir metre ötede yangın merdiveni vardı. Apartmanın her  katından bu merdivene  bir kapı açılıyordu ama hepsi de kilitliydi. Çevresi demir parmaklıklarla kaplı helezonik merdivenin çıkışında ise büyük bir asma kilit vardı. Mal güvenliğinin ülkemde her zaman can güvenliğinden önce geldiğini bir kez daha hatırlayıp güldüm. İçerideki kilidi adamlara kendimi farkettirmeden maymuncukla açmayı başarsam bile parmaklıkların dışındaki asma kilidi açmam çok zordu. Bu arada görülmem durumunda ise kapana kısılmış olacaktım.
Bir çok kişi izlediği filmlerin etkisi ile kilitlerin ateş edilerek açılabileceğini düşünür ama bu çok tehlikelidir. Normal bir dokuz milimetrelik mermi duvardan veya metal kapıdan sekerek vurulmanıza sebep olabilir. 
Gerilen kaslarımı gevşetmek için başımı şöyle bir sağa sola çevirdim. Ellerimi ovuşturarak ısıttım. Artık parmak izini düşünecek durumda olmadığımdan eldivenleri çıkarıp attım.
Mesafeyi hesapladıktan sonra silahın susturucusunu tekrar namluya taktım. M9’un namlusu gövdeden biraz çıkık olduğu için susturucu takmaya uygun gibi görünse de aslında döner namlulu bir tabanca olduğu için sorun yaşanabilirdi. Susturucunun sıkı bir şekilde oturduğunu kontrol ettikten sonra gece boyu yağan yağmurla ıslanmış balkonda yere uzandım. Silahı balkon demirlerinin arasından hafifçe dışarıya çıkarıp aracın sürücü koltuğunun bulunduğu bölgeye doğru yönelttim. Mesafe ve yüksekliğin yanında susturucu yüzünden azalan menzili de hesaba katarak nişan aldım. Tek bir şansım vardı. 
Nefesimi kontrol edip atışa hazırlanırken aşağıdan bir ses duydum. Kapının açılırken çıkardığı gıcırtı taa buradan duyuluyordu. Aramayı bitirmiş olmalıydılar. Yalnızca bu kata bakmamışlardı ve birazdan burada olacaklarından emindim. 
Tetiği önce güçlü bir şekilde çekip horozun kurulmasını sağladım. Sonra yavaşça bastırıp ateş ettim. Sabahın sessizliğinde sokakta hafif bir çatırtı yankılandı. Hemen sonrasında bir korna sesi duyuldu. Sürücü vurulup direksiyonun üzerinde yığılmış olmalıydı. Aracın camı patlamamıştı. Bilinçsiz bir şekilde yığılıp kalan bir insanın ağırlığı çoğu zaman kornanın sürekli çalmasına yetmez. Bu yüzden ilk çarpmanın etkisiyle çalan korna hemen susmuştu.
Aşağıdan ilk kez konuşma sesleri geldi. Olan biteni anlamak için daireye tekrar girmeye çalışıyor olmalıydılar. Kapının o bildik gıcırtısını bir kez daha duydum. Ne olduğunu anlamaları uzun sürmezdi. Tek avantajım nereden ateş edildiğini anlamalarının zor olmasıydı. 
Islak balkonda yere uzandığım için kazağım ve pantolonum tamamen ıslanmıştı. Sabahın soğuğunu iliklerimde hissediyordum. 
Ayağa kalktım ve tam karşımda duran sokak lambasına bir el ateş ettim. Bu kez silahın çıkardığı hafif çatırtıyı patlayan lambanın boğuk sesi izledi. Sokak karanlığa gömüldü. Balkonun tam altında komşularıma ait araçların parkettiğini ve çoğunun alarm sistemi olduğunu biliyordum. 
Balkonda çiçek yetiştirmeyi seven bir komşum vardı. Önceden gözüme kestirdiğim büyükçe bir saksıyı tam aşağıda duran aracın üzerine bıraktım. 
Tüm sokağı inleten bir alarm sesi aşağıdan gelen diğer tüm sesleri bastırdı. Alarmı çalan aracın sinyal ışıkları yağmurda ıslanmış sokağı kırmızıya boyadı. Çantamı sırtıma taktım. Balkonun sağ duvarına tırmanıp hafif bir sıçrayışla yangın merdivenine doğru atladım. 
Ellerimle demirlere tutunmayı başarsam da ayaklarım yağmurla kayganlaşan demirlerden kayınca göğsümü ve başımı sert bir şekilde çarpmaktan kurtulamadım. 
Aşağıya doğru inmeye çalışırken öncelikle yangın merdiveninin öteki tarafına doğru da kıvrılmaya çalışıyordum . Bu sayede adamlardan birisi balkona çıkar veya kafasını pencereden uzatırsa beni görmesi ve vurabilmesi de zorlaşacaktı. 
Kulağımı sağır eden bir patlama sesi duydum. Sol gözümün önünde kıvılcımlar çakarken yanağımda keskin bir acı hissettim. Vurulmamıştım ama çok yakına isabet eden merminin kopardığı metal parçalar yanağımı yırtmıştı.
Az önce yaşadığım sert çarpmanın etkisiyle gerilen kaslarımdaki ağrıya aldırmadan adamların görüş alanından çıkmak için ilerlemeye devam ettim.
Çok yakınımda patlayan mermi yüzünden kulaklarım çınlıyordu ve hiç bir şey duyamıyordum. Aracın alarmının çaldığını bile yanıp sönen ışıklardan anlayabiliyordum ancak.
Bu kez sağ bacağımda bir yanma hissettim. Elimi gayri ihtiyari bacağıma uzattım. Tek elimle asılı kalınca az daha düşüyordum. Son bir gayretle demire tutunup kendimi biraz daha ileriye savurdum. Yere inmeme bir metre kalmıştı ve yangın merdiveninin arkasına doğru geçmeyi başarmıştım. Kulaklarımdaki uğuldama biraz hafifleyince bir kaç saniye arayla demirlere çarpan mermilerin sesini duymaya başladım. 
Sağ ayağımı ağrı yüzünden çok iyi kullanamıyordum. Artık gücüm tükenmişti. Kendimi aşağıya bıraktım. 
Adamların birini etrafa hakim bir açıda kalsın diye yukarıda bıraktıklarını ve diğer ikisinin şimdiden aşağıya doğru koşmaya başladıklarını tahmin ediyordum. Düştüğüm yerden kalkarken sağ bacağımda keskin bir ağrı hissettim. Elimle şöyle bir yoklayınca oldukça derin bir sıyrık olduğunu anladım. Koşmam çok zordu ama siyah pikaba kadar yetişebilirdim.
Anahtarın üzerindeki düğmeye basınca pikaptan kapıların açıldığını gösteren sesi duydum. Adamların benim kendi arabama gideceğimi düşünmelerini umuyordum. Alarmlı araçlarda kilit açılırken öten sinyal duyulmamış ve aracın sinyalleri yanıp sönmemişti. Kullanıcısı dikkat çekmemek için bu sistemi iptal ettirmişti belki de. Bu kez şansım yaver gitmişti. Bu sayede benim pikaba doğru yöneldiğimi hemen anlayamayacaklardı. 
Bacağımdaki ağrının izin verdiği kadar hızlı bir şekilde pikaba doğru yöneldim. Dikkat çekmemek için eğilerek koştum ve aracın ön tarafından dolaştım. Sürücü kapısı binanın karşı tarafına bakıyordu. Başımı kaldırmadan kapıyı açtım ve içeriye girince anahtarı takıp aracı çalıştırana kadar kafamı kaldırmadım. Patinaj yapmadan hızla kalkabilmek için hafifçe gaza bastım. Daha bir iki metre gitmiştim ki sağ arka cam patladı. Hemen ardından ikinci bir mermi aracın tavanına isabet etti ve sürücü tarafındaki camı kırarak çıktı. O kadar yakındımdan geçmişti ki yüzümde sıcaklığını hissettim. İkinci kez şansım yaver gitmişti. Bu arada araç artık hızlanmıştı. Bir kaç saniye sonra yeterince uzaklaşmıştım. Adamların atış açısı kaybolmuştu. 
Şimdilik kurtulmuştum.
Şimdi sıra eski dostu bulup neler olduğunu öğrenmekteydi ama sorun şu ki onunla neredeyse yirmi yıldır görüşmemiştim ve nerede olduğuna dair hiç bir fikrim yoktu.

***








Artık izimi kaybettiklerinden emin olduğumda ara sokaklardan çıkmış sahil yolunda ilerlemeye başlamıştım. Gün ağarmaya başlamıştı. Kırık camlardan yağmurda ıslanmış toprağın kokusu geliyordu. Bir arazi aracından beklenmeyecek kadar lüks ön paneldeki saat beş buçuğu gösteriyordu. Pazar sabahının bunca erken saatinde İstanbul’un o korkunç trafik yoğunluğundan eser yoktu.
Yol boyunca aracın kırık camlarından şüphelenip durduracak polis ekiplerine rastlamamak için dua ettim. Salacak sahiline yaklaşmıştım.
Araç dört kapılı bir Ford Ranger’dı. Çok güçlü ve arazi şartlarına uygun olmanın yanında içi de son derece konforluydu ama sonuçta bir binek otodan daha sert bir sürüşü vardı. Her sarsıntıda kollarım geriliyor ve yaralı bacağımdan vücuduma elektrik çarpmış gibi keskin bir ağrı yayılıyordu. 
Yüzümdeki yaranın durumunu kontrol etmek için aynaya baktım. Sol yanağımda, büyükçe bir kedinin pençe izini andıran üç sıra sıyrık vardı. Kanama çoktan durmuştu. 
Yolun kenarındaki çay bahçelerinden birinde karnımı doyurmaya karar verdim. Araç kolaylıkla farkedilmesin diye yol kenarına bırakmak yerine park alanına girip çay bahçesinin deposu gibi görünen prefabrik kulübenin yanına park ettim.
Sağ bacağımdaki yara dikkati çekmesin diye hemen girişteki bir masaya oturdum. Yolda aracın kaloriferini çalıştırdığımdan kıyafetlerim neredeyse tamamen kurumuştu. Masanın üzerinden bir kaç peçete alıp bacağımdaki yaraya bastırdım. Büyük tahta masa garsonların yaramı görmesini engelliyordu. 
Yolun karşısındaki deniz ve Kızkulesi manzarasından istifade etmek için ön duvarın yarım metrelik bir ahşap bölümü dışında tümü camla kaplıydı. Uzun bir koridor şeklindeki mekanın cam kenarında ve iç tarafta altışar tane dört kişilik tahta masası vardı. Servis yapan çalışanların girip çıktıkları mutfak ve çay ocağı benim oturduğum masadan uzak olan uçtaydı. Çay ocağının hemen önündeki masada oturmuş bir çift dışında içeride başka müşteri yoktu. Onlar da güne erken başlayan değil benim gibi geceyi geç bitiren müşterilerden olmalıydılar. Etrafta olan bitenden tamamen habersiz kendi dünyalarına dalmış görünüyorlardı.
Henüz ergenlik sivilceleri olan en fazla on altı on yedi yaşlarında görünen bir delikanlı siparişimi almak için yanıma geldi. 
“Geçmiş olsun abi. Çay vereyim mi?”
Bir an neden böyle söylediğini anlayamadım ama sonra yüzümdeki yara geldi aklıma. 
“Sağol. Taş fırlattı kamyonun biri. Cam kırıldı. Ver ver.”
“Yanında bir şey alır mısın?”
“Bir de kaşarlı tost getiriver. Lavabo ne tarafta?”
“Dışarıda abi.” 
İçeriye girerken park yerine bakan küçük kapıları hatırladım. Üzerlerinde her hangi bir yazı olmadığından tuvalet olduklarını anlayamamıştım. Mesleğin verdiği bir alışkanlıkla bir mekana girerken etrafı tarayıp olabildiğince bilgi toplamaya çalışırdım. Çocuk siparişi getirmek için gidince ben de tuvalete gittim.
Küçük ama temiz bir tuvaletti. Aynada yaramı inceleyince yüzümde sıçrayan kanların bıraktığı izleri gördüm. Yaralardan birinin kenarında küçük bir metal kıymık vardı. Onu çekip çıkardım. Ufak bir kanama oldu. Yüzümü yıkadıktan sonra kağıt havlularla kanama durana kadar bastırdım. Biraz daha iyi görünüyordum ama izler hala göze batacak kadar belirginlerdi. Bacağımdaki yarayı inceleyince şimdilik yapabileceğim bir şey olmadığını gördüm. Kanama yoktu. Mermi sıyırırken yakmıştı deriyi. 
Masama döndüğümde sivilceli gencin çay ocağının penceresinden benim gelmemi beklediğini gördüm. Ben gelince çayı getirdi.
“Tost birazdan hazır olur,” dedi.
Teşekkür edip çayımı aldım. Sol tarafımda duvara asılı bir televizyon vardı. Müzik klipleri gösteren bir program açıktı. Sesi çok kısıktı. Klipler dönerken alttan seyircilerin gönderdiği mesajlar kayıyordu. Televizyon aracılığı ile gönderilen kimi aşk ilanı, kimi de selam içeren mesajlarda insanı yormayan bir sıradanlık vardı. Düşüncelerimi toplamak için sağımdaki deniz manzarası yerine ekrandaki bu mesajlara daldım. Neredeyse hiç bir şey söylemeyen ve yazarını diğer binlercesinden ayırdedemeyeceğiniz yazıları izlemeye başladım çayımı yudumlarken. Belki de denizdeki birbirinin aynı binlerce dalgayı izlemekten çok da farklı bir şey değildi yaptığım.
Ne kadar düşünürsem düşüneyim bu saldırının nedenini tahmin edemiyordum. Şu anda yapabileceğim şeylere ve onların önceliklerine odaklanmaya karar verdim. Polise haber verirsem bu denli organize ve tehlikeli insanlardan beni koruyabilirler miydi. Yoksa ifade vermeye gittiğimde ve kaldığım yeri güvenlik güçlerine bildirdiğimde hayatım daha mı çok tehlikeye girerdi. Aslında polisin beni bu tür bir tehlikeden koruyamayacağından neredeyse emindim. Şimdilik kendi başımaydım.
“Abi başka bir arzun var mı?”
Daldığım düşüncelerden bir anda sıyrılıp, “sağol, şimdilik yok,” diye cevap verdim. Televizyondaki klibe daldığımı sanmış olmalıydı. 
Çocuk gidince tekrar ekrana çevirdim bakışlarımı. Ufak tefek bir adam incecik sesiyle dansçı kızların arasında şarkı söylüyordu. Diğer tüm şarkılarında olduğu gibi eski bir sevgilisinin vefasızlığından şikayet ediyordu. Hayatına giren insanları arkanda bırakırken kötülemek gece hayatında bu adamı dinleyenler arasında çok popüler olsa gerekti. 
Böylesi bir durumda bile televizyon insana vakit kaybettirebiliyordu. Tekrar kendi sorunlarıma döndüm.
Çok uzun yıllardır görmek bir yana haber dahi almadığım eski arkadaşım nasıl olup da böyle bir gecede bana ulaşmıştı. Gerçi mesleğini düşününce benim tehlikede olduğumu öğrenmiş olması çok şaşırtıcı değildi. Ama eğer onun kulağına çalınacak bir tehdit altındaysam bu iş ilk başta düşündüğümden de büyük demekti.
Arkadaşımın arama yaptığı numara telefonumda görünüyordu. Onunla tek bağlantı yolum bu olmasaydı izlenebileceği için telefonumu yanıma almazdım. Kullandığım araçta da takip sistemi olması ihtimali çok yüksekti ama araç değiştirmem zordu. Bir kaç saatliğine bu riski göze alacaktım. Bu koca şehrin farklı noktalarında operasyon yapacak kadar geniş bir ağları olmamasını umuyordum.
Bir çay daha söyledim. Tostumu ve iki bardak çayı bitirince biraz canlanmıştım. Ücreti ödeyip bir şişe su alıp çıktım.
Araca binmeden önce arka koltuğun altına bakmak istiyordum. Bu modellerde bagajdan ayrı küçük bir saklama alanı daha olduğunu biliyordum. Gerçekten de o bölmede bir şeyler buldum. Metal bir çanta, koyu renk beze sarılı bir şey ve omuz askılı bir tabanca kılıfı vardı. Beze sarılı olan şey pompalı bir tüfekti. Kilitli olmayan metal çantada ise Beretta için iki adet dolu şarjör ve bir kutu da yedek mermi vardı. Şarjörlerdeki mermiler normalken kutudakiler delik uçluydular. Bu tür mermiler hedefe çarpınca patlayıp çok daha büyük hasar verirler. Yüzyıldan uzun bir süre önce Lahey sözleşmesinde askeri amaçlar için kullanımları yasaklansa bile polis birimleri dünyanın bir çok yerinde bunları yasal olarak kullanabilir. Bunun sebebi meskun mahallerde duvardan veya yerden sekebilecek mermilerin masum vatandaşlara zarar vermesinin önlenmesidir. Çünkü bu mermiler bu tür sert yüzeylerde yassılaşır ve daha az sekerler. 
Pompalı tüfeği koltuğun altındaki bölmede bırakıp diğerlerini çantama koydum ve tekrar tuvalete yöneldim.
İçeriye girip kapının sürgüsünü çektikten sonra Çantanın içindekileri lavabonun yanındaki mermer tezgaha boşalttım. Mermi seçiminde bir süre kararsızlık geçirdim. Kendimi savunma amaçlı kullanırken delik uçlu olanlar normal mermilere göre çok daha etkili olurlardı olmasına ama zamanında bunların oluşturduğu yaraların ne kadar feci olduklarını gördüğüm için seçim yapmakta zorlanıyordum. Sonunda delik uçlu mermileri kullanmaya karar verdim. Hem çok daha etkiliydiler, hem de çatışma çıkarsa etrafta olabilecek insanlara zarar verme ihtimali daha azdı. Şarjörlerdeki mermileri değiştirdim. Yağmurluğumu çıkarıp kılıfı omuzuma geçirdim. Yağmurluğumu tekrar giydiğimde silahın dışarıdan belli olmadığını ama gerektiği anda sağ elimle çok seri bir şekilde çekebileceğimi gördüm. Yedek şarjörleri tekrar çantama koyup dışarı çıktım.
Kafam hala çok karışıktı ama en azından kendimi daha güçlü hissediyordum. Park yerinden çıkıp yola koyulmadan önce bir arama yapmak istiyordum. Araca binip kapıyı kapattım ve telefon numarasını tuşladım. Ara tuşuna basmadan öylece telefona bakıyordum. O kadar zordu ki o tuşa basmak. Dört yıldan fazladır benimle bir tek kelime bile konuşmamış birini, kızım Hülya’yı arayacaktım. Benimle görüşmeyi reddediyordu. Yanlışlıkla aramamak için rehberden sildiğim numarayı hatırlamam hiç de zor olmamıştı. Ne de olsa karımın vurularak öldüğü ve kızımın benimle son kez konuştuğu o geceye kadar yıllarca yaşadığım evimin numarasıydı bu.
Kızım kocasının da öldüğü o geceden sonra şimdi beş yaşında olan torunum Elif’le beraber çocukluğunun geçtiği o evde kalmaya başlamıştı. Ben ise yeni bir eve taşınmıştım. Eşimin hiç evlenmemiş olan ablası da bir süre sonra onların yanına taşınmıştı. 
Neden sonra cesaretimi toplayıp ara tuşuna bastım. Henüz ilk çalmada telefon açıldı.
“Ayhan Demir, burada hep birlikte seni bekliyoruz. Sakın geç kalma. Ev zaten kalabalık, misafir getirmezsen iyi edersin.”
Çok sakin, neredeyse dostça bir tonla bunları söyleyen adam cevap vermeme fırsat vermeden. Telefonu kapattı. 
Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Akılsızlığıma lanet ediyordum. Bana ulaşmak için kızımı ve torunumu kullanacaklarını en başından düşünmeliydim. 

Titremeye başlayan ellerimle defalarca yeniden aradıysam da telefon bir daha açılmadı.




İkinci bölüm için  burayı tıklayabilirsiniz.

5 Ocak 2014 Pazar

Gravity Filminin Düşündürdükleri

Merhaba sevgili okur.
Öncelikle ayrıntılı bilgi için filmin IMDB linkini paylaşıyorum. http://www.imdb.com/title/tt1454468/



Film yorumlarımın, sinemaya gitmeyi veya DVD veya BluRay almayı düşünüp de hangi filmi seçeceğine karar veremeyenler için hızlı bir bilgi kaynağı olmasını sağlamaya çalışacağım. Filmin türü, konu özeti, süresi ve ailece izlenip izlenemeyeceğine dair bilgileri hemen göze çarpacak şekilde paylaşacağım.

Tür: Bilim Kurgu - Macera - Drama

Rating: PG-13 13 yaşından küçük çocuklar için rahatsız edici olabilecek ölüm vakaları, tehlikeli sahneler ve çok hafif açık kıyafetler olan sahneler içeriyor ancak cinsellik, şiddet, küfür ve uyuşturucu madde kullanımı yok. Bence 9-10 yaş üstü çocuklarınızla beraber izlemenizde sorun yok.

Konu: Dr. Ryan Stone (Sandra Bullock), emeklilik öncesi kumandan olarak son uçuş görevine çıkan tecrübeli astronot Matt Kowalsky (George Clooney) eşliğinde ilk mekik görevine çıkmış başarılı bir tıbbi mühendistir. Ancak sıradan bir uzay yürüyüşü esnasında felaket çıkagelir. Mekik imha olurken Stone ve Kowalsky sadece birbirlerine bağlı ve yapayanlız bir  şekilde uzayın karanlığına doğru sürüklenmeye başlarlar.

Süre: 91 Dakika.


Şimdi gidip filmi seyredin. Tabii ki sinemada ve 3D öneriyorum ama küçücük bir ekranda iki boyutlu da izleseniz işin macera kısmının vereceği heyecan dışında çok fazla bir şey kaybetmezsiniz.

İzlediyseniz veya küçük spoilerlardan rahatsız olmayacaksanız yorumlara başlayalım.

Yönetmen Alfonso Cuaron ile başlayalım söze. Kendisi çocuk yaşlardan beri sinemacı ve astronot olmaya özenip 12 yaşında eline geçen kamera ile sinema tutkusunun peşinden gitmiş Meksikalı bir yönetmen.

Oyunculara gelince başrollerdeki Sandra Bullock ve George Clooney'den başka kimseyi saymamıza gerek yok çünkü perdeye yansıma süreleri bir kaç dakikayı geçmeyen bir iki yardımcı karakter dışında filmin neredeyse tümünde Sandra Bullock ile beraberiz. Bu iki ünlü yıldızın son yıllardaki senaryo seçme kriterlerini gözönünde bulundurursanız bu filmin sadece bir uzay macerası olarak değerlendirilecek tek tabakalı bir öyküsü olmadığını tahmin edebilirsiniz.

Çok ayrıntıya girmeden önce belki de Gravity'nin gerçek anlamda bir bilim kurgu filmi olmadığını belirtmek lazım. Uzak gelecekte veya Star Wars gibi uzak geçmişte yaşanan bir olay değil. Günümüzde veya çok yakın bir zamanda yaşanabilecek bir öykü. Tek farkı bir tren veya gemi kazası gibi Dünya'da geçmek yerine olayların neredeyse tamamının uzayda geçmesi.

Yüksek tempolu bir aksiyon ve 3D numaralarının etkili bir şekilde kullanılmasına izin veren bir olay örgüsü içermesine rağmen film aslında daha çok içsel bir yolculuğun izini sürüyor. Hatta heyecanlı olay örgüsünden şöyle bir adım geriye çekilip bakınca sembolik yapı son derece belirgin.

Yaşananları geçmişte bırakıp hayata devam etmekten bahseden ve onca tehlikeli aksiyonun arasına çok sayıda diyalog ve monologu da yerleştiren bu filmi ilk izlediğimde tüm o heyecan verici aksiyon ve bilim kurgu makyajının arkasında bu öykünün bırakınız 3D veya iki boyutta anlatılmasını, iyi bir adaptasyon ile radyoda bile etkili olabileceğini düşünmüştüm.

Filmin temel sorularından birisi ise yaşama amacını yitiren bir insanın olağanüstü zor koşullarda devam etme gücünü bulup bulmayacağı veya bu gücü nasıl bulacağı belki de. Bu soruya verilen cevap izleyicinin yorumuna açık. Bu cevabın verilişinde kullanılan görsel sembolleri ve olay örgüsünü bir yana bırakırsak kahramanın öyküsü felsefi ve bilimsel okumalara son derece açık. Çok yüzeysel ve kağıt üzerinde basit duracak bu hikayeyi bunca güçlü hale getiren de bu bence.

Eleştirmenlerin büyük çoğunluğunun bu filmi,  süper kahramanlar ve bilim kurgudan çok fanteziye kayan son dönem maceralar içinde yeni bir soluk olarak görüp övgüye değer bulduklarını görüyoruz ki pek de haksız sayılmazlar. Sinema izleyicisinin gösterişli sahneler ve imkansızın sınırında gezen görevler beklediği günümüzde bir yönüyle bu beklentiyi tatmin ederken öte yandan insana dair duyarlı bir öykü anlatabilen filmler çok fazla rastlanan şeyler değil.

Öyküyü hard science fiction ( gerçek bilimsel veriler ve temeller üzerinde kurgulanan ve buradan yola çıkarak spekülasyonlar yapan) olarak eleştirmeye kalkarsak macera ve olay örgüsünün akışını sağlamak amacıyla gerçekle bağdaşmayan bir çok nokta saptayabiliyoruz ancak sanırım bunlar meraklılar arasında iyi bir sohbet konusu olmaktan fazla anlam ifade etmiyor.

Genel olarak izlenmeye değer ve bir kaç tabakada işleyip keyif verebilen bir "bilim kurgu" macera filmiyle karşı karşıyayız. Öneriyorum.


Tabii ki bu tür bir filmde inandırıcılığı sağlamak için görsel efektler çok önemli. Aşağıda paylaştığım linkte bu iş için kullanılan Light Box denilen teknolojinin nasıl çalıştığına dair bir video var.

http://www.slate.com/blogs/browbeat/2014/01/03/how_they_made_gravity_behind_the_scenes_video_shows_the_pioneering_light.html














21 Aralık 2013 Cumartesi

2012 Mayıs ayında paylaştığım öykünün İngilizce versiyonu. İngilizce'ye neden çevirdiğimi daha sonra anlatırım. Dileyen eski yayından orijinalini okuyabilir...

The Beach



The beach had an immaculate look with golden sand stretching as far as the eye could see. You could easily believe it had always been there, untouched since the dawn of time. At the shoreline, the peaceful meeting of the sea and the sand hinted at the harmonious nature of their ageless union. On that summer morning there was a slight breeze which didn’t disturb the glassy surface of the water that shone under the sun.

The only disturbance to this tranquil atmosphere was caused by a young woman who was swimming towards the shore. Upon reaching the shore she took a few steps and lay down. She didn’t seem to be disturbed by the scorchingly hot sand.
The wind began to gain force, and the resulting waves turned the light blue color of the sea to gun grey.
The woman rose up slightly and scanned the horizon. She couldn’t remember where she came from. The clouds were gathering. She didn’t feel cold, but there was an odd chill deep inside her. 
She did feel all alone and confused. How did she come here? How long had she been swimming? Why was there no one else in sight? How could she possibly go back to where she came from? For a moment, she felt drowned under a wave of melancholy. She tried to take a deep breath to overcome this sensation. She asked herself the biggest question of all.
Where am I going to return?
She sat there with her chin resting on her knees. Tears welled in her eyes and when they started to roll down on her cheeks she couldn’t feel the warmth of them. She touched her face and wondered if it was the teardrops or the sea that made her face wet. She slid her fingers through her long blond hair as she always used to do in times of stress. She tried to straighten her curls but her fingers got stuck. She looked at her fingers, expecting to see salt or mud. What was stuck under her fingernails looked more like blood clots. 
“I must have hit my head somewhere while swimming, and since I don’t feel any pain it can’t possibly be dangerous” she thought.
Not knowing what else to do, she sat there and waited.
As the sun rose higher in the sky the heat waves caused a shimmer as if she was in a desert. When she saw a movement in the horizon she had to squint to be able to recognize the real identity of the approaching shadow. Was it a man walking in her direction? Oh yes, it was. She could ask him about her whereabouts. 
He was a tall man with a black swimsuit. He was all wet and covered with sand. He had a limp and seemed to be dragging his right foot as he walked. There were salty spots on his wavy auburn hair. He had a forlorn look. His pale blue eyes were transfixed on the woman but he seemed to be looking right through her. When he stood there and didn’t say a word the woman greeted him and asked him where he came from.
“From the sea”, he said and turned his gaze over the water.
His voice had a deep and muffled tone like someone talking from the bottom of a well. 
She said, “I think I am lost.”
The man didn’t answer. His gaze was fixed on the woman again. The woman had already sensed something weird about his eyes but when she had the chance for a closer look at them she was surprised to see how dull they looked. She could hardly make out the pupils in those frosty blue eyes. He must have been blind. He seemed to be looking at her but in fact he probably looked at where her voice was coming from. 
When she lowered her gaze, trying to avoid looking into those dead eyes, she was shocked. There were seaweeds wound on the man’s feet and the toes protruding from those green coils were stripped to the bone. They looked like grinning white teeth in the bloody mouth of a skull. Was this caused by fish bites? She tried hard and suppressed her scream.
When she looked up and saw his face again that sad expression was still there. There was something oddly familiar about the man’s face. It was like someone she knew for a long time looking at her through the years.
He bent down and offered his hand. Although he looked no more than thirty he moved with the stiffness of an arthritic old man. She looked at his hand and hesitated for a moment. Convinced that he was blind she took the hand and let him help her stand up. Surprisingly, his grip was neither warm nor cold. “He wants to show me the way instead of telling” she guessed. He held on to her hand firmly and turned to face the sea.
“Where are we going?” 
The anxiety shown by her quivering voice was far from revealing the real terror she felt.
“We must go now.”
When he took a few steps towards the sea she tried to free her hand but failed. During this brief struggle she saw his back for the first  time. There was a deep scar right above his swimsuit. A deep cavity nearly the size of her palm through which she saw the severed and burnt muscles, nerves and the pale white bones of his spine. This man couldn’t possibly be walking. She felt pity along with fear.
He told her something about going back but she couldn’t discern the exact words. He continued his grotesque walk toward the sea pulling her like a stubborn child. She was frozen with shock and couldn’t give much of a fight to free herself. Her feet formed deep furrows on the beach while he dragged him closer and closer to the ever waiting sea.

She found her strength again and in her desperation she tried to scream and say no but her voice felt strange. A whimper instead of a word. Sound of gurgling water instead of a voice. She extended her left arm to push him but saw that her wrist was bent with an unnatural angle. Her hand was limp. She had fractured her forearm but somehow felt no pain.
They were closer to the sea now. An ever-stretching blue veil which now seemed to her more like a grey shroud covering the sand. She had a glimpse of something floating on the surface maybe a hundred yards away. She began to remember. Bits and pieces of memories from the happy days long gone. Some of them were like faded and cracked old photographs. Loved ones looking through the years and one of them was the man who was holding her hand right now. 
Memories which she couldn’t reach a while ago were now flooding her mind like water rushing inside a sinking boat. The first time they saw that desolate beach on their yacht trip. Dropping the anchor and swimming in the clearest water she had ever seen. Sunbathing on that golden beach. They had danced and chatted all night long on the deck and drank wine under the moonlight.The sea was so still she could hardly feel the yacht sway but nevertheless she felt dizzy. Not sure if that was because of too much wine or something else, she let her lover carry her to their bed. As she slipped into the arms of a dreamless sleep she was still mumbling the same wish over and over again as she had done all through that evening. “I wish we could stay here on this beach and never ever have to return to our mundane daily lives. It’s as if we were always seeking this paradise. I wish we stayed here forever…”
Those were only three days ago but now it seemed a lifetime away. So some dreams really did come true. Although she could now see that they might look more like nightmares when you were awake.

She stopped resisting. Apart from their awkward walking style they almost seemed like lovers walking hand in hand towards the sea. They were walking on the same beach again. They reached the sea hand in hand and kept on walking. 
After a while there was no sign of the young couple apart from a few bubbles reaching the surface. The beach was empty again.
A hundred yards off the shoreline a few partly burnt pieces of wood were floating as the only visible signs of the deadly fire which sank the small yacht three days ago. 


© 2013 Mustafa Özçınar