Google+ Followers

8 Şubat 2014 Cumartesi

Toprak ikinci bölümüyle devam ediyor. İlk bölümü okumayanlar buradan ulaşıp okuyabilirler. 

Toprak



II.Bölüm




Motoru çalıştırıp tekrar yola çıktığımda ellerimin titremesi hala geçmemişti. Artık izlenme ihtimalini bir tarafa bırakmıştım. Zaten düşmanımdan kaçma şansım kalmamıştı. O yüzden cep telefonumu kapatmayıp aracın ön panelinde her an ulaşabileceğim bir yerde duran aparata yerleştirdim.
Hava iyice aydınlanmıştı. Sürücü tarafının kırık camından içeriye soğuk bir rüzgar vuruyordu. Yakamı mümkün olduğunca kaldırıp yüzümü soğuktan korumaya çalıştım. Aracı dikkat çekmeyecek kadar hızlı kullanıyordum. Vakit kaybına tahammülüm yoktu. Bu kadar uykusuz ve sarsılmış halimle yapabileceğim bir kaza veya dikkat çekip bir trafik kontrolüne takılmak da en az yavaş sürmek kadar geciktirirdi beni.
Ne yapabileceğimi planlamak için çok az vaktim vardı. Mümkün olduğu kadar adamların elindeki kızımı ve torunumu düşünmemek ve dikkatimi seçeneklerim üzerine yoğunlaştırmak zorundaydım. Kızımın yaşadığı ev Küçük Çamlıca’daydı. Yollar neredeyse bomboştu. En fazla yirmi dakika sonra yani saat yedide orada olacaktım. 
Teslim olmak ya da olmamak konusunda vermem gereken karar belki de en önemlisiydi. Teslim olursam ve adamlar beni sorgulayıp hayatta tutsalar da öldürseler de kızım ve torunum güvende olmayacaklardı. Tanık bırakmamak için, benimle işleri biter bitmez hatta beni ele geçirir geçirmez, onları da öldürecekleri neredeyse kesindi. Benim için esas soru kurtarma girişimini teslim olduktan sonra bir fırsat kollayarak mı yoksa sürpriz bir baskınla mı yapmamın daha doğru olacağıydı.
Her ikisi de çok riskli seçeneklerdi. Teslim olduğumda işi hiç uzatmayıp artık ihtiyaç duymadıkları rehineleri öldürebilirlerdi. Baskın seçeneğinde beni kızım ve torunumun hayatı ile tehdit etseler dahi ellerinde bir koz olarak kullanmak için onları canlı tutma ihtimalleri vardı.
Eğer beni yıllar sonra arayan eski dostum Remzi yakınlarda ise belki onun yardımı bir fark yaratabilirdi. Remzi’yi arayıp telefonu hoparlör moduna aldım. Rüzgar sesine rağmen çalma sinyalini duyabileceğim kadar yükselttim sesi. Bir kaç çalmadan sonra telefon açıldı. Arayanın ben olduğumdan emin olması için hemen konuştum.
“Neler oluyor Remzi? Acil bilgiye ihtiyacım var.”
“Haklısın dostum. Oradan kurtulduğuna sevindim. Benim bildiklerim de kısıtlı. Şu anda neredesin?” 
Anlayamıyordum. Neler olup bittiğini bilmiyorsa benim tehlikede olduğumu nasıl öğrenmişti. Kim olduğu bilinmeyen bir saldırganın veya ekibin benim peşimde olduğundan ve baskın yaptıklarından haberdar olup başka bir şey bilmemesi çok anlamsızdı. Bu işler böyle olmazdı. Bir bağlantı olması gerekiyordu. Bu durumu garip bulmama rağmen ona yerimi ve son durumu anlatmakta bir sakınca göremiyordum.
“Şu anda kızım ve torunum ellerinde. Çamlıca’daki eve doğru yoldayım. Desteğe ihtiyacım var ama polise haber veremem.”
“Ben Ankara’dayım Ayhan. Kızının evine de dört kişilik bir ekibin baskın yaptığını düşünüyorum. Ayrıntılara girmem için vakit yok.”
“Eve gelenler de sürücü ile beraber dört kişilik bir ekipti. Tabii daha önce gelen suikastçiyi saymıyorum. Kim bunlar Remzi? Olayları bilip bağlantıları bilmemen çok saçma,” son cümlemde sükunetimi kaybetmiş ve sesimi yükseltmeye başlamıştım.
“Ben sana yardım etmeye çalışıyorum. Bir şeyler öğrenirsem seninle paylaşacağım. Eyüp İstanbul’da bu arada.”
Bu son söylediği içimde küçük bir umudun yeşermesine yetmişti. Eyüp’ün yardımını alabilirsem başarı şansım çok artardı.
“Nasıl ulaşabilirim ona?”
“Ona haber verdim. Bir buluşma yeri bildir ve o gelmeden harekete geçme bence.”
“O ağacın altında bekliyorum.” 
Bunu söylerken dikiz aynasına bakıp sağ şeride girmiştim bile. Eve gitmek yerine ünlü bir buluşma noktası olan turistik bir çay bahçesine gidiyordum. Bazen en gözönünde olan yer en güvenlisidir.
“Anlaşıldı. Hemen haber veriyorum.”

**** 

Eskiden beri sevgililerin altında buluştukları, adına şarkılar yazılan o ağaç bu muydu bilmiyorum ama doğrusu Çamlıca tepesi de bu çay bahçesi de çok güzeldi. Tepedeki büyük parklardan daha aşağıda kalsa bile burası da tüm Çamlıca’ya ekim ve kasım aylarında ekilen yüzlerce çeşit lale’den nasibini almıştı. Sarı, beyaz ve kırmızı renklerin ağırlıklı olduğu laleler ana vatanlarında çok güzel görünüyorlardı. Bana çok büyük yardımı olabilecek Eyüp’ün burada olduğunu öğrenmem moralimi biraz olsun düzeltmişti. Yoksa on dakika önceki halimle ne tüm İstanbul’u en güzel şekilde görebileceğiniz bu tepenin manzarasını ne de laleleri görecek durumda değildim.
Aracı yolun kenarına parkederken oturduğum yerden görebileceğim bir nokta seçtim.  Kırık camdan dolayı birilerinin aracı karıştırıp sorun çıkarmasını istemiyordum. Sırt çantamı alıp çıktım.
Bahçeye girdiğimde köşede, pek fazla dikkat çekmeyen ama etrafa hakim bir masa bulup oturdum. Küçük tepede oluşturulmuş taraçalardan birinde tahta masa ve sandalyelerin olduğu bölümdeydim. Buradan tesisin etrafından yarımay şeklinde kıvrılarak geçen yolun büyük kısmını görebiliyordum. Arkamda camekanla örtülü kapalı bir bölüm ve oraya yakın daha modern ve konforlu masaların olduğu bölümler vardı.
Saat çok erken olduğundan benden başka müşteri yok denecek kadar azdı. Bir kaç saat sonra buralar ana baba gününe dönecekti. Kalabalıkta benim tehlikeleri farketmem güçleşecekti belki ama karşı tarafın da çok fazla ilgi çekmeden harekete geçmesi zor olacaktı.
Normalde eve giderken geçtiğim bir yol değildi burası ama eşim hayattayken bazı hafta sonları gelirdik. En son beş yıl önce gelmiştik ama bana bir asır önceymiş kadar uzak geliyordu. Hatıralarımda eşim ve kızımı o masalarda görebilsem de kendimi o resimde bir yere koyamıyor ve sanki hiç sahip olmadığım mutlu bir ailenin fotografına bakarmış gibi hissediyordum. Belki de oradaki bendim ama o kadar değişmiştim ki beş yıl öncesinden bana bakan adam benim o günlerden sonra bir daha olamayacağım kadar mutlu, kaygısız ve saftı. 
Beklediğim arkadaşım ise çok daha eskilerden gelen biriydi. Eski bir özel kuvvetler mensubu olan Eyüp daha sonra bir kaç kez yeniden yapılanan emniyet istihbarat dairesine de danışman ve eğitmen olarak katılmıştı. Halk arasında bordo bereliler olarak bilinen bu elit birimler doğrudan genelkurmay başkanlığına bağlı çalışıyordu. Beni sabaha karşı arayan Remzi de özel kuvvetler mensubuydu. Aslında askerliğimi yaparken bana bu birliklere katılmak üzere eğitim almamı teklif edenler de onlardı. 
Gözlerimle tepeden aşağıya doğru kıvrılan yolu ve çevresini tararken arkamdan birinin yaklaştığını hissetim. Başımı çevirdiğimde garsonu gördüm. Sağ elinde masaları silerken kullandığı bez asılıydı. Uzunca boylu, zayıf bir adamdı. Seyrek bıyıklarını eski moda bir tarzda dudaklarının kenarından aşağıya sarkacak şekilde bırakmıştı. Alışıldık garson duruşuyla taşıdığı bez elini ve bileğini örtüyor ve elinde ne olduğunu görmeme izin vermiyordu. Tedirgin olmuştum ama bunun gerçek bir tehlike algısından çok son bir kaç saatte yaşadıklarımın etkisiyle olduğunun farkındaydım. 
“Bir arzunuz var mı beyefendi?” Belli belirsiz bir aksanı vardı. Antakya ya da Mardin bölgesinden olduğunu düşündüm.
“Bir çay alayım,” derken eline baktığımı belli etmemeye çalışıyordum.
“Derhal,” topuklarının üzerinde dönen bir asker gibi gösterişli bir şekilde dönüp içeriye seslendi. “Çaylar dört oldu.”
Çayın gelmesini beklerken bir yandan yolu taramaya devam ediyor bir yandan da evi ve çevresini zihnimde canlandırıp operasyonu planlamaya çalışıyordum. Çantamda her zaman taşıdığım küçük bir not defterim ve kalemim olurdu. Onları çıkarıp masaya koydum. Evin bahçesi ve çevredeki bir kaç ev ile beraber kaba bir krokisini çizdim. Bir başka sayfaya da evin giriş katı ve ikinci katının planlarını çizdim. Adamların binanın güvenliğini sağlamak ve benim gelişimi hemen görebilmek için nasıl bir yerleşim planı yapabileceklerini kestirmeye çalışıyordum. Ekibin sürücüsü yine araçta bekliyorsa yolun bir kesimini gözetleme görevi onun olabilirdi. Binanın içinde en az bir kişinin üst katta pencerelerden birinde gözetleme yapacağını düşünüyordum. Kızım ve torunumu daha kolay kontrol edebilmek için  üst katta tutuyor olmalıydılar.  Evin arka tarafında yaklaşan birini gizleyebilecek bir kaç ağaç vardı. Ön cepheden ise görünmeden yaklaşabilmek imkansızdı. Ayrıca park halinde bekleyen araçtaki sürücü de ön taraftan gelenleri hemen farkederdi. 
Bu durumda ya bahçeye bir devriye yerleştirecekler ya da alt katta bir kişiyi arka cepheye bakan pencereleri kontrol etmekle görevlendireceklerdi.
Doğrudan bir çatışmaya girip kızımı ve torunumu tehlikeye atmamak için arka sokaktan gireceğim komşumun bahçesinden geçmem gerektiğine karar verdim.
Daha sonra Eyüp ile de paylaşmak için krokileri olabildiğince gerçeğe yakın ve anlaşılır çizmeye çalışıyordum. Bu işi başarabilmek için çok iyi organize olmamız şarttı.
Garson çay tepsisini almış servis yapmaya başlamıştı. Ben en dış tarafta olduğum için son olarak benim çayımı getirdi.
“Başka bir arzunuz var mı?”
Elleri bu kez görebildiğim yerdeydiler. 
“Yok.Sağol.”
Remzi ile konuşmamızın üzerinden yaklaşık kırk dakika geçmişti. Pikabın arkasına bir BMW yanaşıp parketti. İzlemeye başladım. Sürücü kapısı açıldığında aradan geçen onca yıla rağmen inen kişiyi tanımakta güçlük çekmedim. Bir metre doksanbeş santimetrelik boyu ve bir Amerikan futbolcusunu andıran geniş omuzlarıyla heybetli görünümlü bir adamdı Eyüp. Buna bir de şimdi biraz ak düşmüş olan kıvırcık siyah saçları da ekleyince kimseyle kolay kolay karıştırmayacağınız birisiydi.
Bir şahin kadar keskin olduğunu bildiğim gözleriyle bir anda farketti beni. Taraçanın altında yolun karşı tarafından bile gözlerindeki pırıltı fark ediliyordu.
Başımla belli belirsiz bir selam verip yukarı gelmesini bekledim.
Ben de pek ufak tefek bir adam sayılmam. Bir metre seksenbeş santimetre boy ve doksan kiloluk bir cüssem olmasına rağmen sarıldığımızda kemiklerimin çatırdadığını hissettim. Hani acı kuvvet diye bir şey vardır ya işte bu Eyüp gibiler için söylenmiş olsa gerek. Yıllar önce, biraz alkol aldıktan sonra eski model bir Chevrolet’nin arka tamponundan tutarak kaldırıp arkadaşlar arasında bir iddiayı kazandığına şahit olmuştum.
Yerlerimize oturur oturmaz defteri önüne çekip krokileri incelemeye başladı. Henüz tek kelime konuşmamıştık. Garsona dönüp şekersiz bir Türk kahvesi istedikten sonra bana çevirdi bakışlarını. Korkutucu görüntüsüne rağmen istediğinde insana güven veren bir gülümsemesi vardı. Kocaman gözlerindeki sıcaklığın bunda payı büyüktü ama şu anda o sıcaklıktan eser yoktu o gözlerde. Ela gözlerinin arkasında küllerin ve közlerin arasından görünen kızıl harlar vardı sanki. Benim de şu anda tam da böyle bir müttefike ihtiyacım vardı.
“Remzi bana tehlikede olduğunu söyledi.” 
“Neler döndüğünü bilmiyorum. Senin bilgin var mı?” diye sordum.
“Senin bildiğinden fazlasını ben de bilmiyorum.”
“Kızım ve torunum rehin alındı.”
“Onu biliyorum ve şimdilik bu kadarı bana yeter. Bir planın var mı?”
Garson kahvesini getirdi.
Ona kısaca olanları anlattım. Baskın yapmaktan başka şansımız olmadığını söyledim. Dinlerken kahvesini yudumluyor ve önündeki krokilere bakıp başını sallıyordu. Uzaktan bizi izleyen birileri varsa gözlerindeki ateşi görmediklerinden çok sakin olduğunu düşünürlerdi muhtemelen. Eskiden de çok enerjik ve sert yapıda olmasına rağmen baskı altında kontrolünü kaybetmeyip sakin görünen birisiydi. Bu sükunetin fırtınadan önceki sessizlik gibi olduğunu sadece onu tanıyanlar anlayabilirlerdi.
Ona pikaptaki pompalı tüfeğin sekiz artı bir kapasiteli bir SPAS olduğunu söylediğimde karşılaşmamızdan beri ilk kez hafifçe gülümsedi.
Başını kaldırıp tekrar bana baktı.
“Sanırım bu işi başarabiliriz,” dedi. Ayağa kalkarken masaya hesap için para bıraktı ve kahvesiyle beraber gelen suyu bir defada içti.
Pikaptaki bölmeden beze sarılı tüfeği de alıp BMW’ye geçtik. Aynı eski günlerdeki gibi çok zor ve tehlikeli bir baskına gidiyorduk ama ben yanımda tüm emniyet birimleri olsa bile olmayacağı kadar güçlü hissediyordum iki kişilik ekibimizi.


****




Sürücü koltuğunda Eyüp oturduğu için yol tarifini yapmak bana kalmıştı. Nöbetçi olarak bıraktıkları sürücülerinin veya yolu gözetleyen başka bir adamlarının şüphesini çekmemek için araçla tek geçiş şansımız vardı. O yüzden eve hangi güzergahtan gideceğimizi seçmemiz çok önemliydi. Keşif yapma imkanımız yoktu. 
Aslında yolumuzu hiç değiştirmesek sokağa dik bir rampadan çıktıktan sonra köşeyi döndüğümüzde ev karşımıza çıkacaktı ama bu durumda dışarıda bekleyen gözcülerini veya parkeden arabayı son anda görüp hazırlıksız yakalanabilirdik. Bunu Eyüp’e anlattım ve önce evin arka sokağından dolaşıp yokuş aşağı yolun diğer tarafından gelirsek tüm yolu ve evin girişini daha iyi gözlemleyebileceğimizi söyledim. 
Tepeye tırmanıp sokağa yukarıdan bakan bir noktaya geldiğimizde ne kadar doğru bir karar verdiğimizi hemen farkettim. Birbirine tıpatıp benzeyen sekizer tane iki katlı ev sokağın iki yanına dizilmişti. Kızımın evi rampayı çıkınca soldaki ilk, bizim geldiğimiz tarafa da en uzak olan evdi, iki ev ilerisinde parketmiş Toyota bir anda dikkatimi çekti. Bu, sabaha karşı benim evime baskın yapan ekibin kullandığı arabayla aynı model ve renkteydi. Görebildiğim tek fark ön camında küçük bir kurşun deliği olmamasıydı. Baskından kurtulduğuma ne kadar sevinsem de o anda doğrudan tehdit oluşturmayan sürücüyü vurduğum için suçluluk duyduğumu anladım.
Dikkat çekmemek ve yolun uzak tarafından gelenleri kontrol edebilmek için bu noktayı seçmiş olmalıydılar ama bu durum bizim için küçük bir avantaj oluşturuyordu. 
Eyüp’de arabanın konumunun bize sağladığı imkanı fark etmiş olmalıydı.
“Camları açma. Senin eşgalini biliyorlardır. Ben hallederim,” dedi.
Aracı parkettikleri yerin özelliği evden görülmeyecek kör bir noktada olmasıydı. Araçtaki kişi yolun bu tarafını görebilirdi ama evdekiler bu taraftan yaklaşan başka bir araç veya kişiyi göremezlerdi.
BMW’yi Toyota’ya bir kaç metre kala durduran Eyüp araçtan indi. Hafifçe sallanarak sanki Toyota’nın önüne parkettiği eve gelmiş gibi araca yanaştı. Biraz evvelki halini görmesem onu evine dönen akşamdan kalma bir sarhoş sanabilirdim.
Toyota’nın camları koyu renkliydi. İçerisi zar zor görünüyordu. Eyüp tam bahçe kapısını açacakken dönüp arabaya baktı ve aklına bir şey gelmiş gibi geri dönüp sürücü tarafına doğru elini kolunu sallayarak yürüdü. BMW’nin camları kapalı olduğundan neler söylediğini duymuyordum ama sanırım benim bahçe kapıma niye parkediyorsun gibi bir şeyler söylüyordu. Sürücü istifini bozmamış olmalı ki Eyüp o koca elleriyle sinirli bir şekilde aracın kaputuna vurdu. Bu arada bağırmaya devam ediyordu. Kaputa vurduktan sonra dengesini kaybedip yere kapaklanır gibi oldu. İtiraf edeyim ki rolünü iyi yapıyordu. 
Sürücünün o anda en istemeyeceği şey dikkat çekmek olmalıydı. Bir süre sonra aracın kapısı açıldı. Eyüp hemen bir adım geri çekildi. Sabahki ziyaretçilerim gibi bu adam da siyah bir takım elbise giymişti. Sağ elini muhtemelen gerektiği anda silahına davranabilmek için beline yakın tutuyor sol eliyle ise sakin ol der gibi bir hareket yapıyordu. Olay çıkarmadan sinirli bir sarhoş sandığı Eyüp’ü sakinleştirmeye çalışıyordu.
Her şey bir anda olup bitiverdi. Eyüp adama doğru bir adım attı, sağ elini tutarak büktü, hafifçe çökmek zorunda kalan adamın sol şakağı ve boynuna önce yumruğu sonra da dirseğiyle vurdu. Neye uğradığını anlayamadan yere yığılan adamın kafasına sanki bir futbol topuna vururmuşçasına bir tekme attı. Adam yere düştüğünde bilincini kaybetmişti bile. Çok akıcı ve sert bir hareket serisiyle gerçekleşen bu saldırı tipik bir Krav Maga tekniği idi. Hiç mi hiç estetik olmayan ama son derece etkili bir yakın dövüş tekniği.
Bir kaç saniye süren bu olayı gören kimse var mı diye etrafı şöyle bir tarayan Eyüp adamı kucaklayıp uyuyakalan küçük bir çocuğu taşırcasına açık kalan kapıdan koltuğuna oturtup kapıyı kapadı. Hızla yolcu tarafına geçip kapıyı açtı ve eğilerek aracın içine şöyle bir göz attıktan sonra elinde bir telsizle çıkıp kapıyı kapattı. İçeriye eğildiği anda koyu renk camda küçük bir ışık çakması görür gibi oldum ama o kadar hızlıydı ki emin olamadım. Sanki hiç bir şey olmamış gibi yanıma geldi ve telsizi bana verdi.
“Biri gitti üçü kaldı. Belli aralıklarla telsizden birbirlerini kontrol ediyorlardır,” dedi.
Bunu duyunca aracın içinde adamın işini bitirdiğini anladım. Bu kez bir üzüntü ya da suçluluk hissetmedim çünkü tehlikede olan artık ben değil kızım ve torunumdu ve onları korumak ve kurtarmak için yoluma çıkan kimseye acımayacaktım. Eşimi kaybettiğim gece o serseriye soruları sormadan önce eve koşsaydım belki de onu kurtarabilirdim ama bu kez hata yapmayacaktım. Önce ateş edip sonra soru soracaktım. Soruşturma, kanıtlar ve gerçeklerin canı cehenneme. Ne kızımı ne de torunumu kaybetmeye tahammülüm yoktu. 
“Evet. Dışarıdaki gözcülerini kaybettiklerini anlayınca yapabilecekleri fazla bir şey yok. Telsiz bende kalsın belki de konuşmalarından bir ipucu elde edebiliriz,” diye fısıldadım.
Şimdi sıra adamlara farkettirmeden eve ulaşmak ve girmekteydi.

              ****


      Devam edecek...